Ana içeriğe atla

Kayıtlar

SAHTE YÜZLER, GERÇEK YARALAR

Bazen düşüncelere dalarım. İnsan, toplum içine karıştığı anlarda, her zaman kendisi midir? Herkese aynı kişilikte mi görünür, yoksa kişiye göre değişir mi hali, tavrı? Peki ya hep maskeli geziyorsa? O zaman da şu soru kurcalıyor kafamı; insanın gün içinde takındığı kaç maske vardır acaba? Maskelerini kuşandığında başkalarını mı kandırıp ikna ediyor, yoksa kendinden mi kaçıyor? Bana göre çok mühim sorular bunlar ve elbette verilebilecekse cevapları da çok önemlidir. İnsanın gün içinde takındığı maskelerin sayısı sanırım rol aldığı sahnelerin sayısı kadar çok. Evde başka, işte başka, arkadaşlarının yanında ya da aynanın karşısında tek başınayken bambaşka... Sorunun ikinci kısmına gelince; asıl trajedi de burada başlıyor zaten. İnsan ilk maskeyi başkalarını ikna etmek için taksa da zamanla o maskenin ağırlığı altında ezilmemek için en çok kendini kandırmaya ve kendinden kaçmaya başlıyor. Başkalarına oynadığı rolü bir süre sonra kendi hakikati sanacak kadar derin bir kaçış yaşı...
En son yayınlar

ACI ÖĞRETMENDİR; DÜŞÜNMEYİ ÖĞRETİR

     Acı düşünmeyi Öğretir. İnsanı bulunduğu anın ötesine taşımak isteyen bir bulut misali yücelere çevirtir yüzünü. Acı, aslında insan ruhunun en sert ama en etkili öğretmenidir.      İnsanın çektiği her acı fiziksel değildir. Ruhsal acılar ise düşündürtür insanı. Sorgulatır. Evirir çevirtir. İnsanın keyfi yerindeyken haz içinde debelenirken, yüce düşünceler uğramaz yanına. İnsan zihni, doğası gereği konforu sever çünkü; her şey yolundayken, o "haz içinde debelenme" hali zihni bir nevi uykuya daldırır gibi uyuşturur. Sorgulama gereği duymazsınız çünkü sistem zaten pürüzsüz işliyordur.      Ancak acı kapıyı çaldığında... İşte o zaman insan acıdan kasılır, o konfor alanı paramparça olur. Her şeyin künhüne varmak ister gibi ruhunun derinliklerine dalar. Bir zaman sonra kendiyle hemhal olma keyfiyetini keşfeder insan. Arzularımızın peşinde koştuğumuz anlar bizi dış dünyaya, vitrine bağlar. Acı ise bakışlarımızı içeriye, "ruhumuzun de...

KÖR, SAĞIR VE DİLSİZ DÜNYA

       Dünya, bazen suskun bir mezarlığı andırır. Ses çıkmaz; yalnızca toprağın altından duyulan o derin sessizlik yankılanır. Gazze’de yaşananlar da böyle bir sessizliğin içinde yankılanıyor. Kanla yoğrulmuş topraklarda, bebeklerin yanağından süzülen gözyaşı artık yalnızca bir çocuğun acısını değil, insanlığın tükenmişliğini temsil ediyor.      Bir avuç Gazzeliye hayat hakkı tanımayan bir dünya, kendi vicdanının ağırlığı altında eziliyor. Görmezden gelen gözler, duymayan kulaklar, suskun dudaklar... İnsanlık, kendi sessizliğinde kaybolmuş gibi. Oysa bu sessizlik bir teslimiyet değil, bir utanç olmalıydı. Çünkü suskun kalmak, zulme ortak olmak demektir. İdamı bekleyen on binlerce masumun hesabını nasıl verecek bu dünya insanlığı?      Yükselen haykırışların içinde hâlâ bir umut kıvılcımı var elbette. Yücelerin de bir planı var. Her olup biten şey, canavarlaşan insanların yapıp ettikleri olacak değil. Onlara sadece mühlet ...

el- Cevap

           Değerli okuyucu, “İnsan denen meçhul” yazıma yorumunuzda; "Hallac-ı Mansur “Enel hakk” derken insan olmanın neresindeydi? Yahut beşer, insan diye sınıflandırırken arafta kalanlara ne denir? Cisimden ayrılırsam ruhum tek başına neyi ifade eder?" diye soruyorsunuz.      Aslında bu soruların cevap makamı olarak görmüyorum kendimi. Eminim bu sorulara mükemmel cevaplar verebilecek alimlerimiz vardır. Ben onlardan değilim belki. Ama yine de düşüncelerimi paylaşmakta fayda görüyorum. İnsanı, tabiatı ve olayları okurken Rabbimizin ilahi kitabı ışığında okumalı, anlamalıyız. Bunun için gayret göstermeliyiz. Dolayısıyla haddini aşan söylemleri değil, ilahi vahiy olan Kur’an Kerim’in ayetleri üzerinde derinlemesine düşünebilmeliyiz. Hallac-ı Mansur’un bu sözünü de Kur’an ayetleri ışığında değerlendirmeliyiz.      “Enel hakk” yani “Ben Hakk’ım” derken Allah’ın eseri ve kulu olduğunu izhar etmişse, Allah’tan geldik All...

ZAMANI AŞAN SEZGİ

       Kız kardeşimle fena halde bozuşmuştuk. Bağırışlarımız apartman boşluğunda yankılanıyor, adeta birbirimizin saçına başımıza yapışıyorduk. Annem, bizi ayırmak için nihayet o meşhur ve etkili tehdidini savurdu: "Eğer şimdi durmazsanız, akşam babanıza her şeyi anlatırım!"      Bu cümleyle olduğumuz yerde donup kaldık. Birbirimize dolanmış parmaklarımız istemsizce gevşedi; gözlerimizden nefret okları saçarak köşelerimize çekildik. Bir süre kendi iç muhasebemize daldıktan sonra, annemin mutfaktan gelen çağrısıyla yanına gittik. Hiçbir şey olmamış gibi, sessizce yan yana oturup sarma sarmaya başladık.      Bu olaydan bir hafta sonra kız kardeşimin bir arkadaşı bize geldi. Aradaki gerginlik nedeniyle yanlarına gidip oturmam mümkün değildi ama yine de "alicenaplık" yapıp hazırlıklarına yardım etmiş, hatta onlar için bir de poğaça pişirmiştim.      Vakit gelip misafirimiz kalktığında, aramızdaki kavgad...

BİR TOPLUMUN NOT DEFTERİ

  Daha önce yazdığım bir yazımda toplu taşımada kul hakkı bilmeyen insanımızdan muzdarip olup bir serzenişte bulunmuştum. Son olarak da sözü eğitime getirmiştim. “Ailede, sokakta, kurumlarda, okullarda ciddi bir ahlaki eğitim derken, halkın diniyle imanıyla, değerleriyle ahlakıyla çelişmeyen bir eğitim ile mümkün olabilir. Kısacası evrensel değerler eğitimi ile insanımızı eğitebilmeliyiz. Haksızlığın her türüyle dürüstçe mücadele etmezsek, iyi bir toplumsal ahlaka sahip olmazsak yok olduğumuzun resmidir.” demiştim. Toplu taşımada yaşanan küçük gibi görünen ama insanın içini acıtan davranışlar, aslında daha büyük bir sorunun sessiz habercisi gibi. Bir koltuğun gaspı, bir sıranın ihlali, görmezden gelinen bir hak… Bunların hiçbiri tesadüf değil. Hepsi, zamanla köreltilmiş bir vicdanın gündelik hayattaki yansımaları. İnsan ister istemez soruyor: Biz bu hale ne zaman geldik?      Son zamanlarda sıkça söz edilen “değerler eğitimi” müfredata girmiş olsa da, gerçe...

HAZ VE HIZ ÇAĞINDA SOLUKLANMAK

  Yaşadığımız çağ, insanı yürümeye değil koşmaya ikna eden bir çağ. Durmak neredeyse bir kusur, yavaşlamak bir başarısızlık gibi sunuluyor. Her şey hızla akmalı: görüntüler, fikirler, ilişkiler, hatta duygular. Haz ise bu akışın yakıtı; kısa, parlak, çabuk tüketilen ve hemen yenisiyle yer değiştiren bir haz. Böyle bir zeminde soluklanmak, sadece fiziksel bir ihtiyaç değil, zihinsel ve ahlaki bir direniş hâline geliyor. Hız, ilk bakışta özgürlük gibi görünür. Daha çok şeye daha çabuk ulaşmak, daha az beklemek, daha az sabretmek… Oysa zamanla fark ederiz ki hız, seçme hakkımızı elimizden alır. Ne izleyeceğimize, ne düşüneceğimize, neye üzüleceğimize bile biz karar vermeyiz; akış karar verir. Zihnimiz, sürekli uyarılan bir yüzeye dönüşür. Derinlik ise bu yüzeyde barınamaz. Algılarımız bu hız içinde hakikate kapanabilir. Haz da benzer bir yanılsama yaratır. Mutlulukla karıştırılır, oysa çoğu zaman yalnızca uyuşturur. Gerçek mutluluk, insanı kendine yaklaştırırken; hızlı haz, ins...