Bazen düşüncelere dalarım. İnsan, toplum içine karıştığı anlarda, her zaman kendisi midir? Herkese aynı kişilikte mi görünür, yoksa kişiye göre değişir mi hali, tavrı? Peki ya hep maskeli geziyorsa? O zaman da şu soru kurcalıyor kafamı; insanın gün içinde takındığı kaç maske vardır acaba? Maskelerini kuşandığında başkalarını mı kandırıp ikna ediyor, yoksa kendinden mi kaçıyor? Bana göre çok mühim sorular bunlar ve elbette verilebilecekse cevapları da çok önemlidir. İnsanın gün içinde takındığı maskelerin sayısı sanırım rol aldığı sahnelerin sayısı kadar çok. Evde başka, işte başka, arkadaşlarının yanında ya da aynanın karşısında tek başınayken bambaşka... Sorunun ikinci kısmına gelince; asıl trajedi de burada başlıyor zaten. İnsan ilk maskeyi başkalarını ikna etmek için taksa da zamanla o maskenin ağırlığı altında ezilmemek için en çok kendini kandırmaya ve kendinden kaçmaya başlıyor. Başkalarına oynadığı rolü bir süre sonra kendi hakikati sanacak kadar derin bir kaçış yaşı...
Acı düşünmeyi Öğretir. İnsanı bulunduğu anın ötesine taşımak isteyen bir bulut misali yücelere çevirtir yüzünü. Acı, aslında insan ruhunun en sert ama en etkili öğretmenidir. İnsanın çektiği her acı fiziksel değildir. Ruhsal acılar ise düşündürtür insanı. Sorgulatır. Evirir çevirtir. İnsanın keyfi yerindeyken haz içinde debelenirken, yüce düşünceler uğramaz yanına. İnsan zihni, doğası gereği konforu sever çünkü; her şey yolundayken, o "haz içinde debelenme" hali zihni bir nevi uykuya daldırır gibi uyuşturur. Sorgulama gereği duymazsınız çünkü sistem zaten pürüzsüz işliyordur. Ancak acı kapıyı çaldığında... İşte o zaman insan acıdan kasılır, o konfor alanı paramparça olur. Her şeyin künhüne varmak ister gibi ruhunun derinliklerine dalar. Bir zaman sonra kendiyle hemhal olma keyfiyetini keşfeder insan. Arzularımızın peşinde koştuğumuz anlar bizi dış dünyaya, vitrine bağlar. Acı ise bakışlarımızı içeriye, "ruhumuzun de...