Ana içeriğe atla

ACI ÖĞRETMENDİR; DÜŞÜNMEYİ ÖĞRETİR


    Acı düşünmeyi Öğretir. İnsanı bulunduğu anın ötesine taşımak isteyen bir bulut misali yücelere çevirtir yüzünü. Acı, aslında insan ruhunun en sert ama en etkili öğretmenidir.

    İnsanın çektiği her acı fiziksel değildir. Ruhsal acılar ise düşündürtür insanı. Sorgulatır. Evirir çevirtir. İnsanın keyfi yerindeyken haz içinde debelenirken, yüce düşünceler uğramaz yanına. İnsan zihni, doğası gereği konforu sever çünkü; her şey yolundayken, o "haz içinde debelenme" hali zihni bir nevi uykuya daldırır gibi uyuşturur. Sorgulama gereği duymazsınız çünkü sistem zaten pürüzsüz işliyordur.

    Ancak acı kapıyı çaldığında... İşte o zaman insan acıdan kasılır, o konfor alanı paramparça olur. Her şeyin künhüne varmak ister gibi ruhunun derinliklerine dalar. Bir zaman sonra kendiyle hemhal olma keyfiyetini keşfeder insan. Arzularımızın peşinde koştuğumuz anlar bizi dış dünyaya, vitrine bağlar. Acı ise bakışlarımızı içeriye, "ruhumuzun derinliklerine" çevirir. O anlarda insan artık yüzeysel davranıp hissetmekten kopar, içsel derinliklerine geçiş yapar. Yüzeysel dertlerin yerini, varoluşsal sancılar ve "Neden?" sorusu alır. Bu soru, felsefenin ve bilgeliğin ilk basamağıdır.

    Acıyı bir öğretmene benzetmek bu anlamda çok manidar. Acı, insanı bulunduğu dar kalıptan çıkarıp daha geniş bir perspektife zorlar. Tıpkı bir bulutun yükselip yeryüzünü bütüncül görmesi gibi, acı çeken insan da hayatın geçiciliğini ve asıl değerli olanı (künhüne varmayı) daha net ayırt etmeye başlar.

    Ruhsal acı insanı dönüştüren bir güce sahiptir. Fiziksel acı geçer, ancak ruhsal acı iz bırakır ve o izler yeni bir karakter inşa eder. Bu durum şöyle de formüle edilebilir:

Haz: İnsanı olduğu yerde tutar, tekrara düşürür.

Istırap: İnsanı harekete zorlar, tekamül ettirir.

"Dünya herkesi kırıyor ve sonra bazıları işte o kırık yerlerinden güçleniyor." diyen Ernest Hemingway, ne kadar doğru bir noktaya temas etmiş.

    Acıdan kasılmak, aslında ruhun genişlemek için verdiği bir çaba gibidir. İnsan, kendi karanlığına dalmadan gerçek ışığını keşfedemiyor maalesef. Bu derinlikli bakış açısı, modern dünyanın "sürekli mutluluk" dayatmasına karşı çok kıymetli bir duruş sergiliyor.

    Acıdan kaçmak aslında insanın kendi potansiyelinden ve özünden kaçmasıdır. Modern kültür, acıyı "tedavi edilmesi gereken bir hata" veya "vakit kaybı" gibi sunduğu için, insanlar ilk sızıda dikkati dağıtacak eğlencelere, tüketime veya uyuşturucu etkilere sığınıyor. Ama bu sadece kendinden kaçışın kamufle edilmesinden başka bir şey değildir.

    Ancak bu kaçışın da ağır bir bedeli var. Peki, nedir bu bedel?

    Mesela duygusal sığlık... Acıyı tanımayan, neşeyi de hakkıyla tanıyamıyordur aslında. Zıtlıklar bittiğinde duygular grileşiyor zira.

    Ya da anlam kaybı... Derinleşme şansını kaybeden insan, hayatın zorlukları karşısında savunmasız kalıyor. Çünkü derinliği olmayan bir ruh, sağlam ilkelere de dayanmıyorsa, fırtınalı bir denizde alabora olmaya mahkumdur.

    Bir de yüzleşme korkusu var... İnsan acıdan kaçarken aslında kendisiyle tanışma fırsatını tepiyor. İnsan içten içe bilir ki "ruhun derinliklerine dalmak" cesaret ister; ama o derinlikte sadece acı değil, aynı zamanda büyük bir bilgelik ve güç de yatar.

    Belki de modern insanın en büyük yanılgısı, mutluluğu acının yokluğu sanmasıdır. Oysa gerçek olgunluk, acıyla beraber büyüyebilmek ve onu ruhun bir parçası kılıp "yücelere" bakabilmektir.

    Yine de insan acıyı bir öğretmen olarak kabul etse de mazoşist bir şekilde kendine eziyet etmeyi seçmemeli. Acının peşinden koşulmaz ancak doğası gereği dünya hayatını yaşarken acılarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Önemli olan acıyı yok saymak ve kaçmak değil, onu kabullenip, öğrettiklerinin ne anlama geldiğini anlama bilgeliğini kazanmaktır.

    İnsan kendiyle baş başa kalmaktan korkmamalı, aksine bunu bir zenginlik ve olgunluk olarak kabul etmelidir. Hayatını derinlikli, dolu dolu yaşamanın yolu da bu olsa gerek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

ZAMANI AŞAN SEZGİ

       Kız kardeşimle fena halde bozuşmuştuk. Bağırışlarımız apartman boşluğunda yankılanıyor, adeta birbirimizin saçına başımıza yapışıyorduk. Annem, bizi ayırmak için nihayet o meşhur ve etkili tehdidini savurdu: "Eğer şimdi durmazsanız, akşam babanıza her şeyi anlatırım!"      Bu cümleyle olduğumuz yerde donup kaldık. Birbirimize dolanmış parmaklarımız istemsizce gevşedi; gözlerimizden nefret okları saçarak köşelerimize çekildik. Bir süre kendi iç muhasebemize daldıktan sonra, annemin mutfaktan gelen çağrısıyla yanına gittik. Hiçbir şey olmamış gibi, sessizce yan yana oturup sarma sarmaya başladık.      Bu olaydan bir hafta sonra kız kardeşimin bir arkadaşı bize geldi. Aradaki gerginlik nedeniyle yanlarına gidip oturmam mümkün değildi ama yine de "alicenaplık" yapıp hazırlıklarına yardım etmiş, hatta onlar için bir de poğaça pişirmiştim.      Vakit gelip misafirimiz kalktığında, aramızdaki kavgad...