Ana içeriğe atla

ZAMANI AŞAN SEZGİ

 


    Kız kardeşimle fena halde bozuşmuştuk. Bağırışlarımız apartman boşluğunda yankılanıyor, adeta birbirimizin saçına başımıza yapışıyorduk. Annem, bizi ayırmak için nihayet o meşhur ve etkili tehdidini savurdu: "Eğer şimdi durmazsanız, akşam babanıza her şeyi anlatırım!"

    Bu cümleyle olduğumuz yerde donup kaldık. Birbirimize dolanmış parmaklarımız istemsizce gevşedi; gözlerimizden nefret okları saçarak köşelerimize çekildik. Bir süre kendi iç muhasebemize daldıktan sonra, annemin mutfaktan gelen çağrısıyla yanına gittik. Hiçbir şey olmamış gibi, sessizce yan yana oturup sarma sarmaya başladık.

    Bu olaydan bir hafta sonra kız kardeşimin bir arkadaşı bize geldi. Aradaki gerginlik nedeniyle yanlarına gidip oturmam mümkün değildi ama yine de "alicenaplık" yapıp hazırlıklarına yardım etmiş, hatta onlar için bir de poğaça pişirmiştim.

    Vakit gelip misafirimiz kalktığında, aramızdaki kavgadan tamamen bağımsız olan bu kişiyi uğurlamak üzere kapıya yöneldim. Niyetim sadece "Hoşça kal" demekti. Ancak o andan itibaren, ne ağzımdan çıkana ne de irademe malik olabildim.

    Misafirimiz vedalaşırken bana, içinde çözemediğim müphem bir ima barındıran şu cümleyi kurdu: "Seninle de hiç oturamadık ama iyisindir herhalde..."

    O anda sanki dizginler elimden boşaldı. Dudaklarımdan benden izinsiz dökülen kelimelere engel olamadım: "Rica ederim artık bir daha evimize gelme! Her defasında senin yüzünden tartışmalarımız artıyor nedense!" deyivermişim! Bu neydi şimdi? Neler söylüyordum böyle?

    Kız kardeşimin hışımla üzerime atılmasını beklerken, o şaşırtıcı bir sakinlikle sadece, "Hıh, sanki sana kalmış evimize kimin geleceği? Otur da kendi haline yan!" diyerek kapıyı kapattı ve odasına çekildi.

    Bense oracıkta donup kalmıştım. Neden böyle bir şey söylemiştim? Bu sözler nasıl çıkmıştı ağzımdan? Hiçbir suçlamayı hak etmeyen bir misafire neden böyle kaba davranmıştım? Aklımın içinde devasa dişliler birbirine sürtünerek gıcırdıyor, kulaklarımda arı vızıltısından beter bir gürültü yankılanıyordu. İnsanın zihninden geçenlerle dilinden dökülenler arasında bu kadar uçsuz bucaksız bir mesafe olabileceğini o acı tecrübeyle öğrenmiştim.

    Günlerce düşündüm ama bir sonuca varamadım. Daha sonraki bir tartışmamızda kız kardeşimden yarım ağızla da olsa özür diledim. "Neden söyledim bilmiyorum, herhalde sana olan kızgınlığım araya kaynadı," dedim. O da konuyu fazla uzatmadı ve olay kapandı.


Yıllar sonra...


    Her birimiz evlenmiş, boyumuzu geçen çocuklara sahip olmuştuk. Bir yaz tatilinde, kardeşimin yazlığındaki havuzda eski günleri yad ediyorduk. Konu dönüp dolaşarak o meşhur arkadaşına geldi. Merakla sordum: "O gün 'Bir daha gelme' dediğim arkadaşınla hâlâ görüşüyor musun?"

    Kardeşimin cevabıyla havuzun kenarına tutunup öylece kaldım. "Aa, ben onunla ilişkimi keseli çok oldu," dedi. "Hiç iyi bir ahlakı yokmuş. Gittiği yol yol değildi zaten. Canı cehenneme, artık alakam yok."

    Vay be! Demek öyleydi... Peki, ben bunu o zaman biliyor muydum? Hayır. Peki neden o gün o sözler iradem dışında dökülmüştü?

    Hâlâ tam olarak anlayamıyorum. Bu neydi? Sezginin ötesinde, gaipten gelen bir uyarı mıydı, yoksa ruhun tehlikeyi zihinden önce sezişi mi? Bildiğim tek bir şey vardı: O gün görünmez bir el araya girmiş ve dilim, kalbimin bile henüz tanımadığı bir gerçeği haykırmıştı. Üstelik benim irademin ve bilincimin dışında!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...