Ana içeriğe atla

BİR TOPLUMUN NOT DEFTERİ

 


Daha önce yazdığım bir yazımda toplu taşımada kul hakkı bilmeyen insanımızdan muzdarip olup bir serzenişte bulunmuştum. Son olarak da sözü eğitime getirmiştim. “Ailede, sokakta, kurumlarda, okullarda ciddi bir ahlaki eğitim derken, halkın diniyle imanıyla, değerleriyle ahlakıyla çelişmeyen bir eğitim ile mümkün olabilir. Kısacası evrensel değerler eğitimi ile insanımızı eğitebilmeliyiz. Haksızlığın her türüyle dürüstçe mücadele etmezsek, iyi bir toplumsal ahlaka sahip olmazsak yok olduğumuzun resmidir.” demiştim.

Toplu taşımada yaşanan küçük gibi görünen ama insanın içini acıtan davranışlar, aslında daha büyük bir sorunun sessiz habercisi gibi. Bir koltuğun gaspı, bir sıranın ihlali, görmezden gelinen bir hak… Bunların hiçbiri tesadüf değil. Hepsi, zamanla köreltilmiş bir vicdanın gündelik hayattaki yansımaları. İnsan ister istemez soruyor: Biz bu hale ne zaman geldik?

    Son zamanlarda sıkça söz edilen “değerler eğitimi” müfredata girmiş olsa da, gerçekten hayatımıza temas edebiliyor mu? Yoksa yalnızca kitap sayfalarında kalan, sınav konusu olmayan, bu yüzden de önemsenmeyen bir başlık mı? Bugün gençlerimizin başarısını ölçerken, çoğu zaman yalnızca aldıkları puanlara bakıyoruz. O puanların nasıl alındığı ise neredeyse kimsenin umurunda değil. Başarı, yalnızca yüksek notlar mıdır? Yoksa doğrulukla, emekle, başkasının hakkına dokunmadan elde edilen sonuçlar mı asıl başarıdır?

    Gençlerin bu noktada ciddi bir sıkışmışlık yaşadığını görmek zor değil. Ailenin beklentileri, sistemin baskısı ve “başarılı olma” zorunluluğu arasında kalan genç, bazen doğru ile kolay olan arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyor. Ne yazık ki bu tercih her zaman doğruluktan yana olmuyor. Kopya çekmek, çalışmadan geçmek ya da hakkı olmayan bir notu normalleştirmek, zamanla vicdanı susturmanın pratik yollarına dönüşüyor. Ve biz buna çoğu zaman göz yumuyoruz.

Ama belki de önce gençleri değil, yetişkinler olarak aynaya bakmamız gerekiyor. Çünkü bir çocuk ahlakı en çok söylenen sözlerden değil, görülen davranışlardan öğrenir. Evde sergilenen tutumlar, günlük hayatta yapılan küçük haksızlıklar, “idare et” denilen yanlışlar; çocuğun dünyasında yer eder. Doğruyu anlatıp yanlışı yaşayan büyükler, farkında olmadan çelişkili bir miras bırakır.

Yani demem o ki, gençlerimizi suçlamadan önce aileyi kuran bireyler olarak ana-baba tutumlarını ele almamız daha hakkaniyetli olacaktır. Zira çocuk, ilk ahlak dersini okulda değil evde alır. Anne-babanın günlük hayatta sergilediği tutumlar; trafikteki davranışı, alışverişteki dürüstlüğü, kul hakkına karşı hassasiyeti, çocuğun zihninde sessiz ama kalıcı izler bırakır. Söylenenle yapılan arasındaki çelişki ise en güçlü eğitimi bile boşa düşürür. “Yalan söyleme” deyip küçük bir menfaat için yalanı normalleştiren bir ebeveyn, çocuğuna farkında olmadan ahlaki bir esneklik öğretmiş olur.

    Ne yazık ki günümüzde birçok aile için çocuğun iyi bir insan olması değil, “iyi bir okul” kazanması öncelikli hâline gelmiştir. Bu da başarıyı yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçen, ahlaki duruşu ise tali gören bir anlayışı beslemektedir. Oysa yüksek puanlar, adalet duygusu gelişmemiş, emek ve hakkaniyet bilinci zayıf bireyler yetiştiriyorsa; bu başarı değil, ertelenmiş bir toplumsal sorundur.

    Eğitim elbette önemlidir, ancak ahlak eğitimi sadece okula havale edilemeyecek kadar derin bir meseledir. Bu, ailede başlayan, sokakta sınanan, toplumda anlam bulan bir yolculuktur. Eğer biz haksızlığa karşı dürüstçe mücadele etmezsek, kul hakkını hayatımızın merkezine koymazsak; verdiğimiz her eğitim eksik kalacaktır. Ahlakı sadece teorik bilgi olarak değil, hayatın her alanında yaşanan bir sorumluluk olarak sunamadığımız sürece; kul hakkını hiçe sayan, “bir şekilde” kazanmaya odaklı bireyler yetiştirmeye devam ederiz.

    Sonuç olarak, evrensel değerlerle çelişmeyen, inancıyla ve vicdanıyla barışık bir ahlak anlayışını toplumun her katmanında yeniden inşa etmek zorundayız. Haksızlığa sessiz kalmadığımız, dürüstlüğü ödüllendirdiğimiz, emeği kutsadığımız bir toplumsal yapı oluşturamazsak; bugün yaşadığımız sorunlar yarın daha derin yaralar açacaktır. Gençlerimiz değil, biz büyükler bu tabloyu ciddiyetle okumalıyız. Çünkü bu tablo, bir neslin değil, bir toplumun aynasıdır. Ve o aynada gördüğümüz şey, sadece gençlerin değil, hepimizin not defteridir.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...