Dünya, bugün sessiz bir mezarlığı andırıyor. Gazze’de yaşananlar, yalnızca bir coğrafyanın değil, tüm insanlığın vicdanına kazınmış bir utanç belgesi niteliğinde. Her yeni saldırı, her yıkılan bina ve her kaybedilen çocuk, artık bir haber başlığı olmaktan öteye geçemiyor. Bu duyarsızlık, çağımızın en derin yaralarından biri haline geldi.
Masum insanların yaşam mücadelesi verdiği bu topraklarda, dünya kamuoyu neredeyse sessizliğe bürünmüş durumda. Görmezden gelen gözler, duymayan kulaklar, konuşmayan diller… Küresel sistem, insan haklarından ve barıştan söz ederken, Gazze’de yaşananları adeta olağan bir tablo gibi kabulleniyor. Bu durum, insanlığın en temel değerlerini sorgulamamıza neden oluyor: Adalet, empati ve vicdan hâlâ bizimle mi? Yoksa bu bahsettiklerimiz sadece Avrupalı beyaz insan için mi? Yoksa sadece seçilmiş olduklarını iddia eden siyonistler için mi geçerli?
Oysa her çocuğun yüzündeki korku, her annenin sessiz feryadı, evrensel bir sorumluluk çağrısıdır. Bu çağrı karşısında kimsesin sessiz kalma lüksü yoktur. Aksine bu çağrı, yalnızca savaşların değil, aynı zamanda sessizliğin de suç ortağı olduğumuzu hatırlatıyor. İnsanlık, kendi tarihine baktığında, en büyük utançlarını genellikle bu tür suskunluk anlarında biriktirmiştir. Sonrasında ise ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştır!
Bugün Gazze’de yaşananlar, teknolojik ilerlemelerle övünen bir dünyanın ahlakî geriliğini gözler önüne seriyor. İnsan olmanın, adalet duygusunun, utanmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmemiz gerekiyor. Adem’in oğlu Habil’in hikâyesi, aslında bize tam da bunu öğretir: Kardeşini öldüren Kabil’in değil, insanlığını koruyan Habil’in izinden gitmek. İşte Gazze bu noktada insanlığın turnusol kağıdı işlevini de yerine getiriyor; akı karayı birbirinden ayırıyor.
Gazze, bugün yalnızca bir trajedinin değil, bir aynanın adıdır. O aynaya bakan herkes, kendi insanlığının yansımasını görür. Soru basittir ama sarsıcıdır: Biz hâlâ insan mıyız, yoksa sadece kukla misali bir seyirci mi?
Yorumlar
Yorum Gönder