Ana içeriğe atla

SESSİZLİĞİN CENDERESİNDE GAZZE!

 

    Dünya, bugün sessiz bir mezarlığı andırıyor. Gazze’de yaşananlar, yalnızca bir coğrafyanın değil, tüm insanlığın vicdanına kazınmış bir utanç belgesi niteliğinde. Her yeni saldırı, her yıkılan bina ve her kaybedilen çocuk, artık bir haber başlığı olmaktan öteye geçemiyor. Bu duyarsızlık, çağımızın en derin yaralarından biri haline geldi.

    Masum insanların yaşam mücadelesi verdiği bu topraklarda, dünya kamuoyu neredeyse sessizliğe bürünmüş durumda. Görmezden gelen gözler, duymayan kulaklar, konuşmayan diller… Küresel sistem, insan haklarından ve barıştan söz ederken, Gazze’de yaşananları adeta olağan bir tablo gibi kabulleniyor. Bu durum, insanlığın en temel değerlerini sorgulamamıza neden oluyor: Adalet, empati ve vicdan hâlâ bizimle mi? Yoksa bu bahsettiklerimiz sadece Avrupalı beyaz insan için mi? Yoksa sadece seçilmiş olduklarını iddia eden siyonistler için mi geçerli?

    Oysa her çocuğun yüzündeki korku, her annenin sessiz feryadı, evrensel bir sorumluluk çağrısıdır. Bu çağrı karşısında kimsesin sessiz kalma lüksü yoktur. Aksine bu çağrı, yalnızca savaşların değil, aynı zamanda sessizliğin de suç ortağı olduğumuzu hatırlatıyor. İnsanlık, kendi tarihine baktığında, en büyük utançlarını genellikle bu tür suskunluk anlarında biriktirmiştir. Sonrasında ise ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştır!

    Bugün Gazze’de yaşananlar, teknolojik ilerlemelerle övünen bir dünyanın ahlakî geriliğini gözler önüne seriyor. İnsan olmanın, adalet duygusunun, utanmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmemiz gerekiyor. Adem’in oğlu Habil’in hikâyesi, aslında bize tam da bunu öğretir: Kardeşini öldüren Kabil’in değil, insanlığını koruyan Habil’in izinden gitmek. İşte Gazze bu noktada insanlığın turnusol kağıdı işlevini de yerine getiriyor; akı karayı birbirinden ayırıyor.

    Gazze, bugün yalnızca bir trajedinin değil, bir aynanın adıdır. O aynaya bakan herkes, kendi insanlığının yansımasını görür. Soru basittir ama sarsıcıdır: Biz hâlâ insan mıyız, yoksa sadece kukla misali bir seyirci mi?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...