Ana içeriğe atla

RÜYADAN RÜYAYA KAÇIŞ

 

                       

Kaçıyordu. Ama kimden veya neden dolayı bilmiyordu. Telaşla, kalbi küt küt atarak kendini dar bir asansöre attı. Yanında küçük bir bavulu da vardı. Onu da zorla sıkıştırdı asansöre ve zaman kazanmak için üst katın düğmesine bastı. 6. Kata basmıştı. Ah keşke daha çok katlı olsaydı diye düşünmeden edemedi. Çünkü ancak o zaman açık saçlarını kapatmak için bonesini takabilir omuzundaki eşarbını bağlayabilirdi. Ama yapacağı bir şey yoktu. Bonesini takmaya çalıştı. Fakat söz dinlemez saçları bonenin altından ısrarla çıkıyordu. Açık gri neredeyse beyaza yakın grilikte bir örtüyü salaş bir şekilde tutturdu. 6. Kata geldiğinde Oraya gelince tekrar zaman kazanmak için aşağı katlardan birine bastı 1. Kata ters dönmüş eliyle basmaya çalıştı. Eliyle örtüsünü düzeltmeye çalışırken bir yandan da düğmeye basmaya çalışıyordu. Zorlukla 2. Kata bastı. Asansörün kapısı iki küçük çocuğun olduğu bir daireye açıldı. Kendini evden içeri attı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Davetsizce eve dalmıştı ve ev sahipleriyle o anda yüzleşecek ne cesareti ne de gücü vardı. Fakat çok ilginç, çocuklar kendisini yadırgamamıştı. Belki de bakıcıları olduğunu sanmışlardı. Anneleri evde yoktu anlaşılan. Ama babaları evdeydi. Onları oyunlarını oynarken bıraktı ve başka bir odaya geçti.

İlginç bir şekilde oda bir kitapçıya açılmışa benziyordu. Her duvarda raflar dolusu kitap dizilmişti. Yeni çıkan kitaplar olduğunu görüyordu. Gözüne Milan Kundera’nın yeni çıkan bir serisi çarptı. Ama aklından Bekir yıldız geçiyordu. Fiyatını sordu. Görmediği birisi fahiş bir fiat söyledi. Kim konuşmuştu kendisiyle bilmiyordu. Alamadan oradan tekrar çıktı. Bu kez bir yatak odasına geçiş yapmıştı. Yabancı eşyalarla doluydu ve çocuk odasına daha çok benziyordu. Büyük bir masanın üzerinde bilgisayar duruyordu. Oturup bir şeyler karıştırdı ama hayır zamanı yoktu. Hızla oradan ayrılmalıydı. Bunun için ayağına geçireceği bir şeyler aramaya başladı. Telefonunu yatağın üzerin fırlattı ve punk kadınlarının ya da Hippilerin giydiği tarzda, uzun bağcıkları olan topuklu bir çift çizme buldu. Hemen ayağını geçirdi. Topuklu ayakkabıyla eğer koşacaksa rahat edemeyeceğini düşündü ama bu çizmeyi giydiği anda ayağı rahat etmişti tuhaf bir şekilde. Bağcıkları çok ilginç bağlanıyordu. Bağcıklar öndeki kelebek kanadı gibi görünen deri parçalarının içinden çapraz geçiyordu. Onları geçirip bileğinin ortasında birbiriyle bağladı. Şimdi sıra uzun bağcıkları halletmeye gelmişti. Uzunluğuna şaşırmıştı. Bağlamak için uğraşmak onu daha çok telaşlandırdı. Çizmenin üst kısmını elleriyle önden ve arkadan çaprazlama bağlaya bağlaya ilerlemeyi düşündü ama birbirine karışan bağcıklar içinden çıkılmaz bir hale dönüşünce tümünü dertop edip çizmenin yanlarından içine doğru sıkıştırdı. Sağ ayağındakini de o şekilde giydi. Elini hızlı tutmaya çalışırken birbirine dolanıyor gibi geliyordu.

Bavulu bir köşedeydi onu kaptığı gibi odadan çıkarken tanımadığı bir erkekle karşılaştı. Ona yakalanmaktan çok korkmuştu ama adam sakindi, saldırgan değildi ve ayağındaki bağcıklara dikkatle bakıyordu. “Dikkat et bağcıklara takılıp düşebilirsin. Zaten yüksek topukluda rahat etmezsin.”

Tanıyor muydu kendisini? Peki kendisi neden onu tanımamıştı? Tanıdığı biri miydi? Sadece çocukların babası olduğunu tahmin ediyordu. Kardeşine hem benziyor hem de benzemiyordu. Kapıya doğru hızla atıldı ve kapıyı açtı. Merdivenlerden o telaş ve aceleyle indi. Sonra telefonunu orada unuttuğunu hatırladı ve geri döndü. “Telefonum! Telefonum!” diye neredeyse bağırarak içeri koştu, aynı odaya girdi telefonun aradı. Adam ona önce bir tuşlu telefon uzattı. Bu kendi telefonu değildi. Sonra başka bir telefonu, bilgisayar masasının küçük rafından alıp uzattı. O da değildi. Telaş içinde neredeyse dehşete düşecekken başının zonklayarak ağrıdığını fark etti. Bu yarı uyanık bilinçle yastıktan kayan başı olduğunu da ayrımsıyordu. Geçiş baş döndürücüydü. Ama rüyadaydı ve hâlâ telefonunu aranıyordu. Nihayet kitapların rafında başka bir siyah kılıflı telefonun üzerine konmuş mavi kılıf kaplı telefonunu buldu. Yatağın üzerine attığını hatırladığı telefonunu, ne ara kitap rafına koymuştu, bilmiyordu. Aldı ve cebine tıktı. Tekrar çıktı. Merdivenlerden indi. Ve kapıda çocukların annesi olduğunu aklından geçirdiği bir kadınla karşılaştı. Kadının ayakkabısını giymiş olduğunu ayrımsadı. İzinsiz evine dalmıştı ama nedense kendisini anlamasını istiyor, bekliyordu. Kadının eli kolu doluydu sanki pazardan ya da marketten dönüyordu. Yüzüne hiç dikkat etmese bile saçlarının açık sarıya boyalı olduğunu bilmişti. Sanki akademisyen biri havası vardı kadında. Kendine güvenen, akıllı, becerikli biriydi. Aklında oradan bir an önce yanlış anlaşılmamak için ayrılma fikri vardı. Fakat kadın gülümseyerek geçivermişti yanından hatta belli belirsiz bir selam mı vermişti acaba? O halde kadın da kendisini tanıyordu. Fakat neden? Neden kimse tanıdık gelmiyordu? Acele etmesi gerektiğini yeniden hatırladı. Görünmek istemediği birinden mi kaçıyordu? Ama kimden? Belki de uçağa yetişmesi gerekiyordu. Bavulu arkasından sürüklüyordu şimdi, nereye gittiğini bilmeden...

Başının ağrısı artınca birdenbire uyandı. Uyumak için çabalamaya gerek yoktu. Gördüğü bu rüyayı hiçbir şeye yormadan kalktı ama sersemlemiş gibiydi. Sessizce uyuyan ev halkını erkenden ayağa kaldırmaktan korkarak rüyasını bilgisayarına kaydetti.

Bunu ilahi bir yardım olarak kabul etti. İlham gelmişti belki. Bu rüyayla kurmaca bir öykü yazabilirdi. Rüyayı hemen yazması gerekiyordu çünkü biliyordu ki birkaç saniye sonra bir daha hiç hatırlamamak üzere unutabilirdi. Bu durumu çok kez yaşamıştı. Bu kez üşengeç nefsine yenik düşmedi. Ve yazdı. Unuttuğu ayrıntıları yazdıkça aklına geldi ekledi. Çok ilginçti. Zira çok rahatlamıştı. Sanki çoktandır ihmal ettiği bir sorumluluğu kolaylıkla yerine getirmişti.

O anda sıçrayarak kendine geldi. Parmakları klavye üzerinde hareket ediyor gibiydi hâlâ. Rüya içinde rüya yaşamıştı ve gözünü açtığı anda bunun ayırdına vardı. Rüya içinde rüyanın, hayat içinde hayatların nasıl olabildiğini artık anlamıştı. Öylesine bilmişti işte. Sanki zaten var olan bir bilginin gün yüzüne çıkışını ve apaçık hale gelişini gözlemişti. Ve bu inanılmaz bir mucizeydi! Rüya içinde rüya, uyku içinde uyanıklık, dünya rüyasında yaşayan insanın normal haliydi aslında!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...