Ana içeriğe atla

GÖNÜL YORGUNLUĞU

                             


                                                           GÖNÜL YORGUNLUĞU

Sabahın köründen itibaren başlayan bir hengâme. Yoluna girilmesi, yapılması gereken ev işleri. Durmaksızın bir debelenme ve uğraşıp durma. Karşılığında değil bir teşekkür, onaylanmış bir bakışın bile çok görüldüğü cehennemvari bir hapishane olan ev. Dört duvar arasında koşturmasının emeğinin asla ve kat’a fark edilmediği, fark edilmediği için de yok sayılan kadın...

Kadının gün boyu ne yaptığından dem vurup sabahtan akşam kafa yaptığını zanneden bir zihniyetin alaturka yorumlamalarıyla güme giden emekler, hiç edilen iyi niyetler, bitmeksizin devam eden katliamlar… Sevgi katliamı, ilgi katliamı, takdir katliamı… Tüm bunların odağında bir de mükemmelen bir hizmet bekleyen egosu tavana çakılmış ailenin kallavi erkekleri. Hiçbir şeyi görmeyen, duymayan, hissetmeyen ama kusursuz ağırlanmayı doğuştan hakkı görenler…

Yorgunluktan bitap düşünce dinlenmenin zaruretiyle bir anlığına iliştiği sandalyeden kopartılarak kaldırılan kadının hiç hissedilmeyen kalp kırıklığı… Yüzündeki hayat emaresini yitirmiş ifade ile kaynaşmış hüznü, anlaşılamayan suskunluğu. Oysa suskunluğuyla bağır çağırdı, “görün, duyun, hissedin beni” diyordu fakat kimse anlamıyordu. Kollarıyla kendini sarmalarken, içtenlikli bir sarılışa olan hasretiydi dudaklarındaki gerilme. Dalıp giderken, geçmişindeki hayallerine ne büyük manalar yüklemiş olduğunun kırgınlığıydı yüzündeki solgunluk.

Beklentisiz, umursamaz görünen dış kabuğunda ilginin, sevginin ve şefkatin çölündeki susuzluğu yaşar o kadın. Bir yanı anadır. Çocuklarına olan düşkünlüğü en büyük zaafıdır. Onların gülüşü adını koymadığı mutlulukların habercisidir. Çocuklar mutluysa, mutlu olmaması için bir neden yoktur demekti. Birileri bu dünya cangılında mutlu olsun, onlar da çocuklar olsun isterdi. En çok onların yüzüne yakışıyordu mutluluğun belirtisi gülüşler, sevginin tasasız izdüşümleri…

Kollarını yerinden kaldıracak mecali kalmadığında, başını koltuğun arkalığına dayadığında, iç seslerinin bağırtısı ayyuka çıkıyordu. Hiç sevmiyordu bu anı, ama bir an olsun dinlenmeliydi. Bir nefes almalı, son çırpınışlarını koy vermeden önce gücünü ayarlamalıydı. Yoksa orta yere serili vermenin hiçbir zorluğu yoktu. Bazen gerçekten her şeyden elini kolunu çekip öylesine serilivermek istiyordu, maçı kaybetmiş bir boksçu gibi. Ayağa kalmasını tezahüratla dikte etmelerinin umurunda olmadığı o kendini koy vermenin dayanılmaz rahatlığına vücudunu bırakıvermek istiyordu. Bir anlığına toprağın serinliğini hissedeceği ölüm rahatlığında bir koyvermişlik. Yapabilir miydi? Toprağa serilir gibi yatıp dinlenmek sonsuza kadar, olabilir miydi? Azade olur muydu omuzlarına bindirilmiş tüm yüklerden?

Gittikçe duyarsızlaştığını, robotlaştığını hissediyordu. Tat almıyordu hiçbir şeyden. Eskiden güneşin doğuşu içini neşeyle doldururdu. Kuşların cıvıltılarıyla şarkılarını yarıştırırdı. İçi içine sığmazdı. Yüzünde güller açtığını görenler, pembeleşmiş yanağından yükselen gül buğusundan nasibini alırdı. Fakat şimdi yüzü donuklaşmış ve zamanın gerisinde kalmış bir siyah beyaz fotoğraf gibi hareketsiz, mimiksizdi. Kırışıklıklar henüz istila etmemişti belki. Ancak yakın zamanda bu nahoş misafirleri de ağırlaması mümkünat dairesindeydi.. Ne yaparsa yapsın bunu durdurmak elinde olan bir şey değildi. Zaman akıp giderken, sürükleniveren iradesiz çer çöp olmak istemiyordu ama...

Birden içinde gittikçe belirginleşen bir isyan dalgasının yükseldiğini duyumsadı. Sonra korkmak yerine akışına bıraktı. Bunu yapar yapmaz yeniden yaşadığının, nefes aldığının ve yapmak isteyebileceği seçimlerinin olabileceğini sezdi. Çok derinlerden bir tohumun gövermesi gibi ince bir umut fidanı yeşermeye durdu. İsyan... İsyan evet. Ama önce umutsuzluğa ve karamsarlığa isyan.

Hayır o bu değildi. Ne diye bu kadar bitap düşmüş ve iç karartıcı düşüncelerle kendini yumruklamıştı ki? İçindeki delişmen savaşçı, kılıcını kalkanını kuşanmıştı. Kaslarına bir güç pompalanmış gibi gerildi. Yerlere serilmiş bir eziklik içindeyken kozasını çatlatarak kanat takan kelebek misali yeniden bilendi. “Ne oluyoruz yahu?” Zihnini bulandıran tüm kötücül düşünceleri sildi, süpürdü ve ardından sokak kapısını kapatır gibi kapattı zihninin bu köşesini. Ayağa fırladı. Bir kedi gibi gerindi. Sanki kapanmış damarları açılmış, yeniden soluklanarak oksijenini arttırmışcasına nefes aldı. Farkındalığını hissederek kendine geldi. Adeta kâbustan uyanmış gibiydi. “Neydi bu ya? Kendi kendime hayatı dar ediverdim.” diye söylenerek mutfağa geçti. Önce akşam yemeği hazırlığını bitirecek ve terapi gibi gördüğü en güzel salatayı yapacaktı. Kendisini dinçleşmiş hissedince de yürüyüşe çıkacaktı. Günün geri kalanını kendisine bağışladı. Bunu fazlasıyla hak ettiğini düşündü. Hem neden olmasın bir başkasından lütuf diye bunları beklemek yerine, kendi kendine verecekti bu ödülü. Böylece yıpratıcı gönül yorgunluğundan da kurtulacaktı. Kararının mükemmelliğinden dolayı kendini tebrik etti ve hemen kolları sıvayıp işe girişti. İçinde harekete geçmenin canlılığı ve çevikliği vardı.




 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...