Ana içeriğe atla

FİLİSTİN VE SİYASİ SİYONİZM-3

 

                      


 Tarihi manipüle eden Siyonistlere lanet babından…

Görülüyor ki, şu sayfalarda ortaya koyduğumuz araştırmaların sonucunda, Filistin topraklarının ilk “sahipleri” olmaktan çok uzak bulunan İbraniler, “Bereketli Hilal” üzerinde kaynaşan pek çok diğer halklardan biridir. Bu uzun tarih içinde hiçbir şekilde öncelik iddiasında bulunamazlar. Özel bir istemeye hak sahibi olamazlar. Siyasi Siyonizm olayları sistematik bir şekilde çarpıtma yolundadır. Zira İsrail’de mekteplerde okutulan tarih kitaplarında bile resmi propagandada olduğu gibi, Filistin tarihinde İbranileri ilgilendiren kısımların genişliği fazla değildir.

Örneğin, Yuşa Peygamber zamanında Ken’an ilinin aşiretler tarafından işgal edilmesi…

Yetmiş üç yıl süren Davud ve Süleyman Peygamberlerin dönemleri…

Babil’e sürgün ve geri dönüş…

Nihayet Romalılara karşı 63 ve 135 ayaklanmaları… Geri kalan tarih karalanmıştır. Sanki M.Ö. III. Binden İbranilerin gelişine kadar geçen iki bin yıl içinde bu topraklarda hiçbir şey olmamıştır. Ve 135 Kochba ayaklanmasından 1948’de İsrail devletinin kuruluşuna kadar bir kere daha geçen iki bin yıldan fazla zaman yine sessizlik içindedir. İsrail devletinin okullarında öğretilen Filistin tarihi, yalancıların, uydurmacıların eseridir. Fakat bunun yanında Katolik akaidi olarak öğretilen “kutsal tarih” ve Protestanların “Pazar mekteplerinde” eski Doğunun gerçek tarihini araştırmaya lüzum görmeden, sadece Kitab-ı Mukaddes’e dayanılarak anlatılan hikâyeler de, farkında olmadan Siyasi Siyonizm’in propagandasına yaramaktadır.

Bu sözlere kulak veren milyonlarca Hıristiyan, dünya barışı için Filistin halklarının ölmesi lazım geldiğine inanmakta, kendisini bu inanca adamaktadır. Bu mitoloji, Siyasi Siyonizm’in toprak taleplerinden doğmuştur ve toprak işgali ve saldırı gerekçesi olarak var kılınmıştır.

Siyonistler bu şartlanmışlıktan dolayı var güçleriyle bu mitolojilere sarılmakta ve kendilerini Filistin topraklarının ebedi sahibi gibi görmektedirler. Ve bu şartlanmışlıkların getirisini iki hikâyeye bağlayarak kendi görüşlerini sağlamlaştırmaktadırlar. Bu iki hikâyenin biri çöl efsanesi, diğeri de ırk efsanesidir. Siyonistler “Toprağı olmayan bir halk için, halkı olmayan bir toprak” formüle etmişlerdir. Böyle bir formül ile Filistin toprağının tarih içindeki devamlılığını ortadan kaldırmışlar ve bunun yerine “Yahudi halkı” için ırkçı ve ırki bir devamlılık kavramını koymuşlardır. Buna göre de günümüzde yaşayan Yahudiler eski cedlerinin ülkesine dönmeye hakları vardır. Bugünkü Yahudiler Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Yahudilerin neslindendir iddiasını ortaya atmışlardır.

Siyasi Siyonizm’i formüle eden Theodore Herzl’in “ Yahudi devleti” (1896) isimli kitabının yayınlanmasından bu yana bir Filistin halkının varlığı, bütünü ile inkâr edilmektedir. Filistin halkının mevcut olmayışı inancı Siyonizm’in temek dayanaklarından biridir. Golda Meir, 15 Haziran tarihinde Sunday Times gazetesine şunları söylemiştir:

“Filistinliler yoktur. Yani Filistin’de kendisini Filistinli sayan ve bizim gelerek onları kapı dışarı atıp ülkelerini ellerinden alacağımız bir Filistin halkı yoktur…”

Bu insanlar yok ama direniyorlar! Garip iş! Bu “var- yok” arası insanlar direnmeye devam ederlerse ya kovulacaklar yahut da kılıçtan geçirileceklerdir! Nitekim Einstein, dünya Siyonist hareketinin yöneticilerinden biri olduğu sırada Weizmann’a “Filistin Yahudilere verilirse Araplar ne olacak? “diye sorduğunda Weizmann: “Hangi Araplar? Onlar o kadar az ki!” şeklinde cevap vermiştir.

Yine İsrail devletinin ilk milli eğitim bakanı olan ve İsrail devletinin kurucusu Ben Gorion’un yakın dostu Prof. Benzion Dinur 1954’te Dünya Siyonist Örgütü tarafından yayınlanan “Haganah’ın tarihi” isimli eserinde şunları yazmaktaydı:

“Ülkemizde Yahudilerden başkasına yer yoktur. Araplara “çekilin” diyeceğiz. Eğer razı olmaz ve direnirlerse onları kuvvet kullanarak geri atacağız…”

Siyonistler, 1917 Belfour bildirisinden sonra Polonya, Rusya ve Romanya Yahudilerini Filistin’e “geri dönüşe” ikna etmek için propaganda yaptığında bu toprakların bütünüyle çöl olduğunu ve üzerinde bir halkın yaşamadığını iddia ediyordu.

Ancak bunun ne büyük bir yalan olduğu İngilizlerin 31 Aralık 1922 tarihinde yaptıkları nüfus sayımı sonucuna bakarak anlayabiliriz. Bu nüfus sayımına göre Filistin’de 757.000 kişi yaşamakta, bunların 590.000’i Müslüman, 73.000’ Hıristiyan olmak üzere 663.000’i Arap’tır. Geriye 83.000 Yahudi kalıyor. Ayrıca Siyonistler tarafından çöl olduğu iddia edilen bu toprak o tarihte tahıl ve narenciye ihraç eden bir ülkeydi. Filistin topraklarında tarihi ve coğrafi bir “boşluğun” bulunduğu efsanesi Siyonist devlet tarafından yayılma, el koyma ve “baskı siyasetini “doğrulamak için uydurulmuş bir yalandır.

Siyonizm’in ikinci efsanesi, ırkın devamı ve geri dönüş için beslenen aşırı tutku kavramıdır. Uydurulmuş bir nesep davası, günümüzde yaşayan tüm Yahudilerin blok halinde tek bir ırktan geldiğini dünyaya yaymaktadır. Bu safsata düşünceye göre bu ırk (Yahudi ırkı) Allah’ın emri ile Hz. İbrahim ve O’nu patriklerinin yönetiminde “vaat” edilmiş toprak olan Ken’an iline gelmiş olan, daha sonra Mısır’a göç etmiş, hep Tanrısının arzusu ile M.Ö 13. Yüzyılda Hz. Musa tarafından yönetilen mucizeli kaçış sayesinde kölelikten kurtulmuş. Ve daha sonra Peygamber Yuşa’nın önderliğinde “vaat edilmiş” toprağı yeniden fethetmiş ve yine hep Tanrısının emriyle yerli halkı yok ederek Davud’un imparatorluğunu kurmuştur. Sonra yeniden yenilgi ve sürgün…

Gerçek şu ki ırk üstünlüğü teorisi tarihin her çağında egemenlik ve şiddet duygularına yaramıştır. Aynı zamanda Siyonist ideolojinin dokusunu teşkil eden Filistin toprağı üzerinde bir “tanrısal hak” kavramına dayalı “vaat” ve “seçilmiş millet” şartlanmışlıkları Siyonistlerin sömürgeciliklerini haklı çıkarmaya yaramaktadır. Siyonistler, her ne kadar günümüz Yahudilerini Hz. Musa’nın nesline nispet etmekte haris davranıyorlarsa da tarihi gerçek şudur ki; tarihte vuku bulan göçler ve insan topluluklarının hareketlerinden dolayı saf ve arî bir soy kalmamıştır. Irkların karmaşası ve kaynaşması söz konusudur.

Siyonistlerin asılsız iddialarına en güzel cevabı vererek, tarihi karanlıklardan kurtarmanın en açık bilançosu Thomas Kiernan tarafından ortaya çıkarılmıştır ve şöyle demektedir: “Siyonistler Avrupalıdır. Avrupa Yahudileri ile eski İbrani kabileleri arasında kesinlikle hiçbir biyolojik ve antropolojik bağ yoktur!” İsrail’in tarihi haklar iddiası da böylece güme gitmektedir.

İşte tüm bu aldatma, efsane ve iddiadan öteye geçmeyen önü alınamayan bir iştahla Siyonistler Filistin topraklarına abanmışlardır. Onların tek hedefi Filistinlileri son ferdine kadar bu topraklardan çıkarmaktır. Bunun için gerekirse Deir Yasin gibi nice katliamları yapmaya her zaman hazırdırlar. İrgun, Stern gibi terörist örgütlerle amaçlarına ulaşmak için tüm zorba yolları ve zulmü göze almışlardır. Dünyanın gözü önünde tarihin kaydedeceği en korkunç saldırıları ve katliamları yapmaktalar ve zerre kadar vicdanları sızlamamaktadırlar. Gerçekten insan suretli canavarlardır bu Siyonistler…

Müslüman Filistin halkına ise her şeye rağmen direnmek ve direnmek düşmektedir. Onlar biliyorlar ki teslim de olsalar öldürülecekler, direnseler de… Çünkü Siyonist İsrail’in tek hedefinin sadece Yahudilere yaşam hakkı tanımaları diğer insanlara ve özellikle Müslümanlara hayat hakkı tanımamalarıdır. Filistin’de olan biteni iyi analiz etmek için basın yayın organlarında çıkan haberlerle olaylara bakmak değil, derinlemesine bir tarih bilinci ve tutarlı bir araştırmayla gerçeklere varmaktır. Aksi takdirde bizler bu onurlu Filistin hareketini hakkıyla anlayamayız. Siyonistlerin isteği de budur zaten. Filistin direnişini kırmak, gündemden çıkarmak ve dünya halklarını bitip tükenmeyen yalanlarıyla oyalamaktır. Amaçlarına ulaşıncaya kadar yapacakları, şimdiye kadar yaptıkları zulüm ve katliamlardan farklı olmayacaktır.

Not: Bu yazı yazılırken Roger GARAUDY’nin kitapları Siyonizm Dosyası ile İsrail, Mitler ve Terör kitaplarından yararlanılmıştır.    

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...