Babası çobandı. Kendi
halinde garibanın biriydi. Annesi çocuklara Kur'an dersi verirdi köyde. Bir tek
Kur'an bilen oydu çünkü. Bizim köyde amcamların evinde çalışıyordu. Köyde durumları
pek iyi değildi. On çocukları vardı ve hepsi kızdı. Ailenin en büyük çocuğu
oydu. İsmi Nifsi idi. Evin içinde herkes
bu isimle çağırıyordu onu. Kimlikte hangi isimle kayıtlıydı bilmiyorum. Anlamı
var mıydı, yoksa anlamsız bir isme mi layık görmüşlerdi, onu da bilmiyorum.
Benim arkadaşım olan kız kardeşi
Nebihe ile aynı sınıfta aynı sırada oturuyorduk. Mahallede de çoğunlukla
birbirimizle oynar, iyi anlaşırdık. Okulda acıktığımızda çıkınımızı açar
azığımızı paylaşırdık. Birimiz düştüğünde öbürümüz onu kaldırırdı. Samimiydik
onlarla, evlerine gittiğimiz, kapılarının önünde oynadığımız çok olurdu. Nifsi bizi sessiz sedasız yüzünde güzelliğini
arttıran esrik bir hüzünle gülümseyerek izlerdi. Nifsi hem konuşamıyor hem de
duyamıyordu. Sağır ve dilsiz bir güzeldi o. İşlerini büyük bir titizlik ve
kendini adanmışlıkla bitirdikten sonra, sessiz dünyasının tek eğlencesi olan
sokakta oynayan çocukları izlemek için pencereye çıkardı. Boş boş oturmazdı
yine elinde mutlaka bir el iş olurdu. Ya dantel işlerdi ya da lif. El işlerini
kendine mi yoksa kız kardeşlerinin çeyizine mi işlerdi bilmiyorum. Ama onu da
öyle bir tutkuyla yapardı ki. Elinden çıkan iş ne olursa olsun herkes
beğenirdi.
Bizden büyüktü, oyun
oynayamazdı o. Yasaktı ona. Çocukları izlerken yürek paralayıcı bir şekilde
içini çeker, yeşil gözlerine dolan yaşlarını saklamaya çalışırdı. Bir içim su
gibi çok güzeldi, onun kadar güzel bir kadın hayatımda görmüş değildim. Ama
kadersizdi, feleğin sillesini yemişti. Çocuktum annemler öyle söylerlerdi.
Silleyi yemişti. Bazen evlerine görücü geldiğini duyardım. Sokakta ya da dam
başında çamaşır sererken gören gençler ona talip olurdu. Ama sonra meşum
kadersizliğini öğrendiklerinde arkalarına bakmadan dönüp giderlerdi. Ne
bilebilirdim ki, her zaman büyük, kocaman dertleri olacaktı Nifsi ’nin… Kadersizdi,
değersizdi, güzeldi güzel olmasına ama onun için bu bir şans doğurmuyordu. Bizim
oraların kızları zaten doğarken şanssız doğarlardı. Bir de sakatlıkları varsa
hepten kaybedenlerden oluyorlardı. Pencereden çocukları izlerken neler düşünür,
neler hayal ederdi bilmezdim. Anlatmak istese de anlatamazdı ki…Ama çocuklara bakıp
bir nefeslik keyif aldığını düşünerek onun adına sevinirdim. Ne kadar mazlumdu
Nifsi…
O zamanlar ikinci sınıfa
gidiyordum. Sanırım Nifsi de o sıralar on
altı veya on yedi yaşındaydı. Kendi evlerinin bütün işine bakardı. Ayrıca amcamların
evinin işini de yapardı. İki evi de öyle bir çekip çevirirdi ki bir kusur
bulmak imkansızdı, çok becerikliydi. Ama gelin görün ki imtihanı çok zordu Nifsi’
nin. Dünya güzeliydi, becerikliydi on parmağında on hüner vardı. Ama neye yarardı
ki? Bahtsızın en bahtsızı, zavallının en zavallısıydı. Kimsenin yanında beş
kuruşluk değeri yoktu. O bir iş makinasıydı sadece. Ruhu olmayan hiç yorulmayan, karın tokluğuna
çalışan bir köle gibiydi. Kusurlu, eksik sayıldığı için de kimse ona sahip çıkmaz,
bir taliplisi olmaz diye peşinen kabullenmişti ailesi. Onlara bu kadar emek
veren Nifsi’ yi onlar sadece yük, sırtlarında taşıdıkları utanç verici bir
kambur olarak görüyorlardı. Bazen acıyordum ona. Durmadan çabalar bir işlerle
meşguldü. Yorulsa bile şikâyet edemezdi, isyan bayrağı çekemezdi. Tam bir
teslimiyetle boyun eğmişti kaderine. Kimi zaman nemli gözlerle biz çocukları
izlediğini gördüğümde o kadar üzülürdüm ki ona, içimi acıtan bir merak
duygusuyla anneme koşardım. “Anne neden hep Nifsi iş yapıyor? Kimse yardım da
etmiyor. O onların üvey çocuğu mu?” Hiçbir şey demezdi annem. Sadece “Kadersiz
kuzucuk!” derdi susardı.
O gün yine onların evinin
kapısında oynuyorduk. Köye bir arabayla birkaç adam gelmişti. Onların evine
girdiler. Nebihe’ye “Onlar kim? Neden gelmişler size?” diye sordum. Umursamaz
bir şekilde “Ablamı istemeye gelmişler her halde. Babam sabah söylemişti.” Dedi.
Oyunumuza döndük. Evcilik oynuyorduk. Taşlardan bebeklerimize, çuldan çaputtan
elbiseler dikiyorduk. Hayalimizde mutlu ve zengin bir aile vardı. Oyunumuzu
buna göre kurgulamıştık. Ama hayattaki hiçbir şey hayallerimizdeki gibi güzel
değildi.
Epey bir zaman geçmiş
olmalıydı. Oyunumuzu nihayet istemeye
istemeye bitirdiğimizde, evimizin bulunduğu tarafa geldim. Arkadaşım da benden
ayrılıp evine gitti. Fakat misafirlerinin hâlâ evde olduğunu biliyordum. Herhalde bir saat kadar bir zaman geçmişti
ki, arkadaşımın evinden, kavga döğüş, bağırma sesleri gelmeye başladı. Çok kötü
bir trajedi yaşandığını belli edecek denli korkutucu sesler geliyordu. Ben onların
evinin tarafa dönüp baktım. Yüreğim ağzıma gelmiş gibi dehşetle atıyordu. Buna
rağmen kendimi tutamadım koşa koşa o tarafa doğru gittim. Kıyamet kopmuş Nifsi,
ben ve tüm kızlar enkazın altında kalmıştık sanki!
Nifsi derdini anlatamamanın
acısıyla korkunç sesler çıkararak ellerinde debeleniyordu. Acıklı çığlıkları
yürek paralıyordu. Gözlerime yaşlar dolmuştu, kendimi tutamıyordum. Ben de
onunla ağlıyordum. Yüreğim acıdan patlayacak gibiydi ama onun için
yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Çaresizliği ilk kez o zaman bütün nahoşluğuyla
deneyimlemiştim. Mahalledeki herkes
evlerinin önüne yığılmış, olanı biteni temaşa ediyor, meseleyi anlamaya
çalışıyorlardı.
O sırada aniden
ellerinden fırlayan bir kuş misali Nifsi bağırıp çağırarak, köyün dışına tepeye
doğru can havliyle kaçmaya başladı. Şimşek gibi hızla koşuyordu. Kollarını
havaya kaldırmış acısını anlamamızı ister gibi tüylerimizi diken diken eden tiz
sesler çıkarıyordu. Arkasından babası ve misafirleri olan iki genç de onu takip
ediyorlardı. Onu yakalamak için koşuyorlardı.
Tabii biz çocuklar da Nifsi ’nin peşinden koşmaya başlamıştık. Hem ne olacağını öğrenmek için hem de
yakalanmasına yardım etmek için. Sonunda
kardeşleri babası ve o iki yabancı genç onu tutup yakaladılar. Ağlamaktan,
çırpınmaktan perişan olmuş Nifsi’ yi zorla getirdiler. Arabanın kapısını açıp
kızı içine attılar bir eşya gibi. Beyaz sakallı yaşlı adam, iki genç ve bunları
getiren arabanın şoförü hepsi arabaya bindiler, gözlerimizin önünde kızı alıp
gittiler.
Bütün bir köy onun
arkasından baka kalmıştı. Kız kardeşleri, annesi, ben ve kadınların hepsi
ağlıyorduk. Bir ara baktım babası da ağlıyordu ama saklamaya çalışıyordu.
Herkesin yüzüne acıklı ifadeler kazınmıştı. Sanki hayatları boyunca gün yüzü
görmemiş, gülememişler gibiydiler. Köyün üzerine kapkara bir bulut içinde acı
yağmıştı sanki. Dağlar Nifsi ’nin çığlıklarıyla yankılanmış, yürekler pare pare
parçalanmıştı. Yas tutuyordu bütün bir köy. Bir canlı cesede dönüşecek olan
yeni kurbanı için yastaydı… Nifsi’ nin evlendirilmesi ölümü gibi olmuştu. Ölseydi
bu kadar yas tutulmayacaktı belki.
Sonradan öğrendim ki, o gençler Nifsi ’yi evlendirdikleri
yaşlı adamın oğullarıydı. Dedesi yaşındaki bir adama satmışlardı onu. Onun o
bağırışları, canhıraş kaçışı hâlâ gözümün önünde çok canlı. Hiç unutamadım,
zihnimden günlerce çıkmadı. O günden sonra onların evine bir daha gitmedim. Arkadaşımla
bizim evde veya dışarıda oynamaya başladım.
O günün akşamında ve sonraki günler bizim evde
ve köyün tüm evlerinde konuşulan tek konu Nifsi’ ydi. Ağzını açan bir şeyler söylüyordu. Ama herkesin yüzünden düşen bin parçaydı.
Herkes keyifsizdi sonunda abim dedi ki; “Bu hep fakirlikten oluyor. Babası
kızını fakirlikten verdi o ihtiyar adama. Başlık parası çok almıştır.” Hatırlamıyorum ne kadar almışlardı, ben bilmiyorum.
Babası kızını satmış gibi
konuşuyorlardı! Konuşmaların arasında abim yine şöyle demişti. “Buralarda
kızsan bir de kusurun varsa böyle oluyor işte.” Demişti. Tüm bunlara kulak
misafiri olmuştum. Bir yandan da Nifsi’ nin çırpınışları, ağlamaktan paralanmış
hali gözümün önünden gitmiyordu. Bu olaydan öyle etkilenmiştim ki nasıl
anlatacağımı bilemiyorum. Hem çok korkmuş
hem de çok üzülmüştüm, ama hiçbir şey anlatamıyordum kimseye. Bizim buralar
kızlarına bunu yapıyorlarsa benim de başıma böyle bir şey gelebilirdi! İçime
atıyordum her şeyi.
Biz de ikisi erkek altı kardeştik. Kızlar
evdeki tüm işlere koşarlardı. Hep hizmet beklenirdi kızlardan. Şikâyet etmeye hakları yoktu. Ama ben o günden
sonra bir gün bile olsun kimseyle kavga etmedim. Öyle sanıyorum ki, ailem de beni
bir gün öyle bir arabaya koyup gönderirler diye korkmuştum. Çocuk aklıyla bunu
düşünmek çok zor değildi. Nifsi ‘nin başına gelmişse diğer kızların da başına
her an bir şeyler gelebilirdi. Yıllarca bu
olayı içimde büyütmüş, kâbusum olmuştu. Korkmuş
olduğum halde kimseye de bir şeyler anlatamıyordum. Çok sessizleşmiştim. Kendi içime kapanmış,
hep tek başıma otururdum. Tek başıma kalırdım. Göze çarpmamaya çalışırdım.
Yurdumun doğusunda zirvesiyle
baş döndüren, dorukları kardan, fırtınadan eksik olmayan görkemli dağının
eteklerindeki köylerde böyle dramlar hep yaşanıyordu. Çetindi coğrafyamız,
sertti insanı merhamet duygusundan azade değillerse de bunu gösterme
maharetinden yoksundular. Duygular, gizli tutulur, saklanırdı. İmkanlar
kısıtlıydı. Kış mevsimi uzun, soğuk ve sert geçerdi. Yılın sekiz ayı yerde kar
vardı. Yollar açılmıyor, adeta hayat dururdu. Toprağı olan aileler yine
durumları iyi sayılırdı. Ama toprağı olmayan aileler hayvanları olsa bile
geçimleri zor oluyordu. Fakir aileler erkek çocukları varsa şanslı
sayılırlardı. Bu çocuklar on iki, on üç yaşlarında çoban olarak verilirlerdi.
Çocuk kışın birkaç ay okula gider, bahar gelir gelmez okuldan çıkartılır
çobanlığa gönderilirdi. Sonbahara kadar davar çobanlığı yaparlardı. Şanslı
sayılırlardı çünkü bu sayede eve ekmek getiren biri oluyordu.
Kız çocukları bu yüzden
fazla itibar görmüyordu. Tabi bu her ailede böyle değildi. Durumu iyi olan
aileler daha rahat yaşıyor, çocuklarını okutmaya çalışırlardı. Yine de şartlara
göre değişebiliyordu durumları. Fakir aileler de kız çocukları belli bir yaşa
geldi mi hemen onları başlık parası için evlendirip hem evden bir boğaz eksiltmiş
hem de eve biraz bu şekilde para girmiş oluyordu. Böylece birkaç ay o parayla
geçimlerini yaparlardı. Ailesi sağır ve
dilsiz olan bu kızcağıza bir gencin talip olmayacağına inandığı için paralı bir
yaşlıya vermişlerdi işte. Vicdansızlıktı ama acı gerçekleriydi coğrafyamın. Gerçek
şu ki cehalet kök salmıştı ve sorunlar kadınlar ve kızları için hiç bitmiyordu.
Doğduğumuz yer kaderimizse benim de kaderim
böyle sonlanabilirdi. Bana çocukluk travmalarımı yaşatan sadece Nifsi değildi.
Başka sorunlar da hayatımızı karartıyordu. Benim gibi çocukları, çocukluktan
itibaren korku tüneline hapseden durumlar yaşanıyordu. Nifsi’den sonra şahit
olduğum olaylar beni dehşet sarmalında bırakmıştı.
Bizim köyde iki genç birbirlerini
sevmişlerdi mesela. Fakat aileler razı gelmeyince birlikte kaçmış, gittikleri
yerde evlenmişlerdi. Kızın erkek kardeşleri başka şehirlerde çalıştıkları halde
çıkıp gelmişler. Otobüsten iner inmez, kızı kaçıran oğlanın amcası oğluna
rastlamışlar. Hiçbir şeyden haberi olmayan dahası suçsuz günahsız bu kuzeni,
çarşının ortasında bıçaklayarak öldürmüşlerdi. Beş çocuk sahibi olan öldürülen
adam, yengemin eniştesiydi. Akrabalarının suçu yüzünden haksızca cezalandırılmıştı.
Akrabalığın bedeli de çok ağırdı buralarda. Uykularımı kaçıran olaylar
bitmiyordu. Sadece dua ederek rahatlayabiliyordum. Ama hiçbir şey değişmiyordu.
Korkularım katlanarak artıyordu.
Bahar gelince bizim
buralarda genelde arazi davaları çıkar ve kan davalarına dönüşürdü. Her yıl
birkaç kişi kan davalarında öldürülürdü. Köye ulaşan kara haber sonrası yas
ortamı sanki yıl boyu kalkmazdı üzerimizden. Biri bitmeden diğeri sökün
ediyordu. Büyüklerin acı ve hüzünden çökük yüzleri biz çocukları
anlatılamayacak korkulara sürükler, dehşet içinde bırakırdı. Üstelik derdimizi
söyleyip anlatabileceğimiz kimsemiz de yoktu. Yalnızdık. Çok yalnızdık. İçimize
gömerdik korkularımızı, acılarımızı dillendiremezdik. Sadece bizi yakalayacak
talihsizlikleri umutsuzca beklerdik sanki…
Çocuk yaşımın pembe
dünyasının karartan bir başka olay da yine bir komşumuzun başına gelmişti.
Annemle dertleşmeyi seven ve içini dökmek için gelen komşumuz o gün derdini
ağlaya sızlaya anlattığında, ben Nifsi’ nin acısının üzerine geldiği için çok bunalmıştım.
Ama kulak misafiri olmaktan da geri duramıyordum. Bu komşumuzun babası vefat
etmişti. Evin tek çocuğu kız olarak kendisiydi. Babasının tarlaları, bağı
bostanı varmış. Ama kızına sadece yıkık dökük bir evden başka bir şey
bırakmamıştı. Babası tüm mirasını amcasına ve onun çocuklarına bırakmıştı. Kendi
öz kızına bıraktığı miras, döküntü bir
evden ibaretti.
Tüm bunlar üst üste
geliyor ve bir heyulaya dönüşüp altında ruhumu eziyordu. Böyle sayısız olayı ya
yaşıyordum ya da söylenti olarak geliyordu kulağıma. Öyle değersiz, öyle kıymetsiz hissediyordum ki
her an gözden çıkarılacak bir eşya gibi görüyordum kendimi. Yine de sabredip
bütün bunlar gibi bir şeyin başıma gelmemesi için dua ediyordum. Nifsi aklıma
geldiğinde o uzaklarda bilmediğim diyarlarda, ben köyümde sanki ona destek
olacakmışım gibi gizli gizli ağlardım. Onu rabbime emanet ederdim yüreğimde.
Yıllar sonra
memleketimden çok uzakta bir şehre gelin gittiğimde bile Nifsi’ yi
unutmamıştım. Ondan bir daha hiç haber alamasam da köydeki kadar zor bir hayat
geçirdiğini tahmin edebiliyordum. Onun yaşadıklarının bana yaşattıklarını ömrüm
oldukça unutabileceğimi sanmıyorum. Bu yüzden hâlâ aklıma geldikçe ona çok uzakta
olsam da yüreğimin en derinlerinden dua etmeye devam ediyorum. Bazen de şöyle
düşünüyordum; “Nifsi, o gün onların elinden kaçabilseydi kurtulur muydu?
Kaçabilir miydi? Buna gücü yeter miydi? Ah! Keşke, keşke kaçabilseydi! Ama bu
devenin iğne deliğinden geçmesi kadar imkansızdı!
Ah! Nifsi, ne güzel bir
kızdın sen. Coğrafyamın sayısız kurbanlarından en masumu en mazlumu idin. Ne
bahtsız ne şanssızdın. Kimse bilmedi değerini. Dünya güzeli olacak kadar güzel
olman neye yaradı ki? Kimse seni sevgi ve mutluluğa layık görmedi. Sevinç ve
neşeye dair hiçbir şey bırakmadılar hayatında. Sana umut ve güzellik dolu bir
hayat yaşamayı çok gördüler. Bir ayağı çukurda ihtiyarın birine sattılar seni.
Ağır bir bedel ödedin kızlar adına. Nerede, nasıl bir hayat yaşıyorsun
bilmiyorum ama senden sonra da çok düşündüm; Gün gelir, devran döner miydi? Acaba
o zaman, işte o zaman biter miydi Nifsi’lerin çilesi? Yoksa bu zulümler
ilelebet sürecek miydi?
Yorumlar
Yorum Gönder