Ana içeriğe atla

Yalnızlığın Zenginliği

 

Yalnızlığın mahrumiyet sanıldığı bir çağda yaşıyoruz. Oysa insanın kendisiyle de baş başa zaman geçirmesi gerekir diye düşünüyorum. Zaten o kadar çok kalabalıklarla çevrelenmişiz ki nefes almak güçleşiyor. Fazlasıyla kalabalık ancak niteliksiz birliktelikler söz konusu. Tüketen, insana bir şey katmayan dahası içsel zenginliğini körelten bir kalabalık…    

 İnsanın zorunlu yalnızlaşma dediğimiz durumu- ki bu acıtıcıdır, insan için zahmetlidir- hatta belki bir yönüyle mahrum bırakılmışlıktır. İnsandan yoksun olmak acı vericidir çünkü. Ancak eğer insan yalnızlığı tercih etmişse- ki tercihi yalnızlıktır bu- insanın kendisiyle baş başa kaldığı içsel zenginliğini kendisiyle yaşayabildiği, kendiyle baş başa kalma halidir. Bile isteye yalnızlığın güvenli kollarına çekilmişsek, belki insanın yalnızlığı en büyük zenginliğidir.

Yalnızlığı tek başınalık olarak anlayanlar da var. Tek başınalık fiziksel bir durumdur ve içinde çaresizlik dediğimiz nahoş duygular da taşıyabilir. Gerçekten sizden başka kimse yoktur etrafta. Yalnızlık ise tek başına kalmaktan farklıdır nitelik olarak. Bu anlamda yalnız insan kalabalıklar arasında da hiç kimseye temas etmeden, iletişime geçmeden de yapayalnız kalabilir. 

Tercihi yalnızlık, tek başınalıktan kesinkes farklı, kendiyle baş başa kalma, iç sessizliğini yaşamak, kendiyle sohbet edebildiği, içi dolu bir yalnızlıktır. Mesela sessizliğin sesini yalnız iken duyabiliyoruz. İlham dediğimiz müthiş iç görüler yalnız iken bize iner. Yaratıcı düşünme dediğimiz mekanizma yalnızken işler daha çok. Yalnızlık bir yönüyle de insanın kendisiyle buluşmak, kendisiyle yüzleşmesidir. Bu büyük bir eylemdir, bir direniştir. İnsanın en büyük dostunun kendisi olması en büyük nimetlerden biridir. Kendini kendisiyle zenginleştirmek ve arttırmaktır bu. Belki kendini aşma çabasında zirve nokta.

Günümüz teknolojisi bilinçli yani tercihi yalnızlığın düşmanıdır. İnsanın kendisine varmasının önüne dikilen devasa bir engeldir. İmkanları öylesine göz kamaştırıcıdır ki bazen görünmez olur gibi gelir. Ancak bir duvar gibi insanın kendisiyle yüzleşmesinin önüne dikilir ve geçit vermez. İlginç olan kişi, binlerce insanla teknoloji sayesinde etkileşimde bulunmasına rağmen tek başınadır. Somut kanlı canlı kimse yoktur yanında. Böylece insanlarla birlikte olduğunu sanma gafletine girer. Oysaki kendisiyle beraber olan hiç kimse yoktur yanında. Varken yoklar… Başkalarıyla sohbet edip kıtadan kıtaya uçuş yapar gibi an içinde gezinti yapar, kalabalıklarla hemhal olur. Ama bitince sosyal medyadan çıkınca en acıtıcı gerçekle toslaşır. Tek başınadır! Kendisiyle de buluşamamaktadır, dolayısıyla dünyanın kalabalıklığı içinde yalnızlığa mahkûm edilmiş insanıdır. Hem de kendi eliyle, sosyal medya marifetiyle!

Eğer bilinçli yalnızlığı keşfedemezsek, kendi kendimizle birlikte olmayı başaramazsak yalnızlık nimetinin sağladığı özgürlüğü keşfedemezsek acıtıcı tek başınalıktan kurtulamayız. Dahası kendi özümüzün tözüne varamayız. Kendimizi gerçekleştirmenin önündeki en büyük engele takılıp kalmış oluruz. Kendi karanlığımızın labirent misali derinliklerinde kaybolabiliriz. 

İnsan kendi önüne diktiği engeli yine ancak kendisi kaldırabilir. Bazen insan zihnindeki sesleri, dünya meşgalelerini, sorumluluklarını düşünüp durmaktan kendini kurtaramadığı bir kısır döngüye düşebilir. Bu dönüyü kırıp, tümüyle varoluşsal nedenleri üzerine düşünmeye tefekkür etmeye başladığında kendini de keşfetmeye başlayabiliyor. Sınırlarını tespit etmekle beraber varoluşundan getirdiği sınırsız ve sonsuz donanımlarını kullanmaya başlayabilir.

 İşte bunun için kendimizi keşfedebilmemiz için kendimizle yalnız kalabilmeliyiz. Kendimizi, kendi özümüzdeki varoluş ateşiyle eğitmeli, geliştirmeli ve varlığımıza değer katmalıyız. Belki bir kitap gibi kendimizi okumaya azmetmeliyiz. Değil mi ki insan Allah’ın bir ayetidir, o halde bu ayeti hakkıyla anlayabilmek için okumalıyız, tefekkür etmeliyiz hakkında. Bu bizim kendimize verdiğimiz kıymetin de bir ispatı olacaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...