Hayat
durmaksızın yol alan bir su misali gibiydi. Tutmaya asla güç yetiremediği.
Ardından koşup yakalayamadığı. Bir hayal, bir illüzyondu görünenler sanki. Ne
tekneler görmüştü ne devasa büyüklükte gemiler... Birçoğu gömülüp gitmişti
sulara, engin denizlere. Bir kısmı karaya oturmuştu, halinden hayır gelmeyecek
bir paramparça olmuşlukla. İçlerinden ifrazat sızdıranlar da vardı, geçmişin
küfü olan yosunların çürüttükleri de. Ne vaatlerde bulunmuşlardı ona. Yanından
hiç ayrılmayacağını zannettiği çocukları, dostları, yarenleri... Fakat şimdi
kimseyi bulamıyordu. Defaatle arasa da “özledim gelin artık.” dese de duyan
yoktu sanki. Vefasızlık, güçlü ve geçerli bir nedene dayamıştı sırtını, kimseye
minnet etmiyordu artık. Kimsenin kimseyle bir ilişiği kalmamış gibiydi. Dünya
meçhul bir cendereye konulmuş gibi sıkıntı veriyordu yaşlı yüreğine. Nerede o
eski günlerin sadakati, vefası, şenlikleri…
Sonsuzmuşcasına
ve katlanarak artan iç sıkıntısıyla balkonunda dört dönüyordu. Kıvrılan
caddenin bitimine kadar olan yola dikmişti gözlerini. Hayatın devinimlerinin
hiçbiri görülmüyordu. İn cin top
oynuyordu sokak ve caddelerde. İç
bulantısı gibi yoğun ve tiksinç bir duygu yükseliyordu boğazına doğru. Bir
zamanlar insan kalabalıklarının birbiriyle yarışırcasına yürüdüğü, kıvrımlı
yolun tehlikesini gözetmeden gaza basıp giden arabaların korna sesleri
duyulmuyordu artık. Tekinsiz bir hava esiyordu. Düşmanca, zalimce bir pusuda
bekleyiş… Ölümün tedirgin edici kokusu sirayet etmişti havaya. Zehir
solukluğunda bir griliğe boyanmıştı dünya. Bu eve tıkılmışlık, işe yaramazlık
duygusu boğuyordu onu. Evinin tekdüze işleri bittikten sonra neşesini bulmak
için balkon sefası yaptığı günlerini bile hasretle arar olmuştu. Kırlaşmış
saçlarının çevrelediği kafasından yüreğini karartan evhamlar dolaşmazdı o
zamanlar.
Çocuklarının
her biri evlenip başka şehirlerde düzenlerini bulmuş, boğazlarına girecek
rızıklarını garantileyen işlerini yapıyorlardı. Ayda yılda bir bayramda
seyranda geldikleri olurdu. Son yıllarda zaten bu geliş gidişleri oldukça
seyrelmişti. Şimdi şu melun salgın mıdır nedir, gözle görülmeyen azılı düşman
yüzünden hiç gelemeyeceklerdi. Zaten oğlu aramış ve yaşlı oldukları için onlara
hastalık bulaştırmamak için yaz tatiline gelmeyeceklerini söylemişti. Belki
haklıydı. Sesi ilk kez tatlı bir tınıyla çıkmış gibi gelmişti ama... Yoksa
gelememek işlerine mi geliyordu? Torunları da çok özlemişti. Ah! Şimdi yanında
olsalardı, kucağına alıp sımsıkı sarılsaydı. Cennet kokusu gibi gelen yüreğini
açan rayihalarını içine çekip gençleşmiş gibi hissetseydi. Ne güzel olurdu!
Ne
yapacaktı? Nasıl vakit geçecekti? Yaşlıydı evet, tansiyon hastasıydı. Şöyle bir
dışarı çıkıp parka doğru bir fır dönmezse tansiyonu daha bir zorlayacaktı
kendisini. Bir dolaşıp geldiğinde iyi geliyordu. Rahatlıyordu, kafasında
durmadan dalaşan tilkilerin aklına düşürdüğü canını sıkan korkuları unutuyordu.
Kahvehaneye gidemezdi, devlet yaşlıların dışarı çıkmasına yasak getirmişti. Tamam
kendi iyilikleri için belki bu tedbiri almış olabilirdi, ama gel gör ki bu
iyilikten de maraz çıkmıştı. Arkadaşlarını razı edebilirse parktaki
gölgeliklerde kaçamak buluşabilirdi. “Ah!” Diye inledi. Birkaç günde dışarı
çıkmamanın verdiği hamlıkla yerinden kalkmak bile zorlaşmaya başlamıştı.
Oturduğu yere kök salacaktı neredeyse...
Bir
oturma odasına çıkıyordu bir balkona. Önceden balkona çıktığında akıp giden bir
nehir misali hayatın dingin ve monoton yol alışını gözlerdi. Bir güven duygusu
yayılırdı içine. Ama artık yoğun bir sis gibi belirsizlik belli bir tatsızlık
katıyordu günlerine. Kendi gitse bile hayat devam edecekti. Çocukları,
torunları hayatın ritmini sürdürecek, şarkılarını söylemeye devam edeceklerdi
belki ama... Ölgün bir donukluk vardı bomboş sokaklarda.
Birden
parkın en uzak köşesinde iki genç bekçinin kendisi gibi birini kaba saba
hareketlerle uyardığını fark etti. Dikkat kesildi. Gözlüklerinin buğusunu silip
görüşünü netleştirmeye çalıştı. Tekmeler gibi evine gitmeye zorluyorlardı
adamı. Yüreği acıyla kasıldı. Konuşulanları duymuyordu ama tahmin edebiliyordu.
Etrafta çıt çıkmıyordu. Havası alınmış bir fanusun içindeymiş de seslerden
izole edilmişti dünya. Hayatın tüm canlılık emareleri üzerine gri bir örtü
çekilmiş gibiydi. Güneş parlıyor olsa bile ışığını gölgeleyen bir puslu hava
vardı. Yaşlı adam topallayarak evine yönelmişti. Yüzünü tam seçemese de hüzünlü
bir ifadeyle hayıflanır gibi yürüdüğü yola gözünü diktiğini görüyordu. Yasağı
dikkate almadan yaptığı kısa bir yürüyüşten dolayı kaba hareketlerle
menedilmesine içerlemişti. “Yaşlılara bu kadar da merhametsiz davranılmazdı ki!
Ayıptır, yazıktır! İnsanlık kalmadı, kalmadı vallahi!” diye verip
veriştiriyordu içinden. Kendisine yapılmış gibi içerlemişti yapılanlara.
Bekçiler ise ihtiyar adamın ardından pis pis bakıyorlardı. Baş belası bir
sorundan kurtulmuşlar gibi mağrur ve güçlü dikiliyorlardı arkasından. Gençtiler
ya… Onlara bir şey olmazdı, genç ve güçlüydüler! Virüs neymiş ki?
Görüşü net
olmamakla birlikte aşağıya bir göz attı, binalarının girişine bir araba park
etmişti. Birileri arabadan inmiş, bavullarını girişe koymuşlardı. Gördüğünden
emin olabilse oğlum diyecekti ama… Umutsuzca gökyüzünde dolaştırdı bakışlarını.
Gelseler ya… Bir gelebilselerdi. İçi sıkılıyordu. Yüreğinin bir yerleri acı
verici bir tırpanla tırmalanıyordu. Dengesini şaşırmış, şirazesini kaybetmiş
bir dünyaya aniden uyanıvermiş gibiydi. Bitmeyen bir kâbusu yaşıyor gibiydi.
Hiçbir şey eskisi gibi tat vermiyordu. İnsanın ailesi yanında değilse neyin
kıymeti olabilirdi ki? vefasız değildi aslında çocukları, sadece korkuyorlardı.
Uzaktan gelip anne ve babalarını hasta etmekten korkuyorlardı. Ayaklarının
altından kayıp gidiyordu zemin. Tutunamıyordu. Sallanıyordu. Düşüp zayıflamış
kemiklerini bir yerlerinden kırabileceğini aniden fark edince balkon
tırabzanlarına son anda tutundu can havliyle. Kahvaltı sonrası tansiyon ilacını
almamış mıydı? Baş dönmesi ondan olabilirdi.
Mutfaktan
ilacını aldı, sonra yalpalayarak odaya döndü. Kendini koltuğa bıraktı. Kendisi gibi
yıpranmış eprimişti koltuk. Uzun yıllardır hizmetini görüyordu, adeta yakın bir
dostu olmuştu koltuğu. Orada oturduğunda dinleniyordu, kısa kestirmelerinin
ballı tadını orada alıyordu. Solmuş, döşemesi tarazlanmış da olsa okşarcasına
sıvazlamaktan hoşlanıyordu. Tanıdık bir hisle sarmalanıyordu içi. Başını
okşayamadığı torunlarının yerine koyar gibi. Bir daha görür müydü onları?
Gelirler miydi, gelebilirler miydi yanına? Ah! Onları ölmeden son bir kez daha
görebilse, yumuşak yanaklarından sevse, okşasa… Hayat arkadaşıyla geceler boyu
uykunun tutmadığı zamanlar, konuştukları sadece cevizin içi dedikleri
torunlarıydı. Çocuklarının sevgisini aşmıştı torun sevgisi. Hanımıyla onları
konuşmaktan bıkmıyor usanmıyorlardı. Gözlerinde tütüyorlardı.
Yalnız ölüyordu insan artık. Sevdiklerini bile
bulamıyordu yanında. Her gün haberlerde nice ölen ve bu fani dünyayı terk
edenlerin haberini alırken içine tarif edilemez bir sıkıntı lök diye
oturuyordu. Genelde ölenler kendi yaşıtlarıydı. “Artık sıra bana mı geldi
acep?” diye düşünmeden edemiyordu. Arkadaşlarını da görememek hepten canını
sıkıyordu. Eski günler ne iyi günlermiş meğer. Her geçen gün dünü aratıyor,
hasretle dolmasına sebep oluyordu. Daha dün gibi olan eski günlerde, parkta
ağaçların gölgesinde oturur her bir dünya kelamından konuşur günü yarılarlardı.
Parkın içindeki camide namazlarını kıldıktan sonra hiç ara vermemiş gibi
kaldıkları yerden devam ederlerdi. Dost sohbetlerinde içlerini döker, arada bir
de ülke politikasını eleştirir, halkın beklentilerini karşılamakta yetersiz
muhalefeti topa tutarlardı. Adam gibi muhalefet edecek kallavi yürekli birine
gereksinim vardı acilen. Sonra salgın çıktığından beri ancak birkaç defa
kaçamak yapar gibi parkta buluşabilmişlerdi. Kemiklerinin ağrısından bahisle
çoktandır kendilerini görmeye gelmemiş çocuklarına serzenişte bulunurlardı.
Sonra efkarları artıp, yürekleri iyice daralınca duaya sığınırdı. “İyi
olsunlar, sıhhatte olsunlar da gelmeseler de olur. Hem şimdi isteseler de
gelemezler. Dün haberlerde şehirler arası seyahat kısıtlaması geleceğini
söylediler ya. Duymadınız mı? Ne düşündüm bugün dostlarım, biliyor musunuz?
Resulümüzün dediği gibi bir çağda mıyız acep? Bugün yerin altı yerin üstünden
daha mı hayırlı acaba? Dünyanın eski tadı tuzu, haya huyu kalmadı. Ölüm bizi
pusuda bekliyor. Her gün sela duyduğumda “Benim de bu gideninki gibi sela’m
okunacak yakında” diye düşünüyorum. Ne diyorsunuz hacılar?” “Öyle, öyle de
Rabbin emri gelmedikçe sabredeceğiz.” sohbetleri bu minval üzere sürerdi. Dost
sohbetlerine de kısıtlama getirilmişti. Eski tadı yoktu muhabbetlerinin.
“Kalmadı
artık, o sohbetler de geçmişte kaldı.” diye sızlanan dizlerine eşlik ederek
mırıldandı. “Tıpkı camimizin imamı Azim Hoca gibi yalan oldu.” Nasıl da
üzülmüştü vefatına. Kardeşi ölmüş gibi sarsılmıştı. Azim Hoca’nın siyer
sohbetlerine katılalı beri samimiyetini yıllarca sürdürmüştü. Ölüm ne yaşa
bakıyordu ne başa. Ona kalan yüreğine dokunduğu nice din kardeşinin duasıydı.
“Şanslı, benden şanslı. Hiç olmazsa ona dua eden sohbetlerinden feyz alan
sayısız kimse var.” Kendine acır gibi oldu. Elleri daha bir titredi. Bir korku
oturdu içine. Vesveseydi, biliyordu ama düşünmeden de edemiyordu.
Hanımı
mutfakta usulca ses çıkarmadan bir şeylerle meşguldü. Tek kişilik koltuğunda
içi geçmiş dalarken aslında uyanıktı. Sessizce içeri dalan davetsiz misafiri
tanır gibiydi. Neden gelmişti ki? Bugünlerde kimse misafirliğe gitmeye cesaret
edemiyordu. Hastalığı yayıyor diye ispiyonlayan komşular çıkıyordu. Karşısında
oturanın siması buğulu bir perde ardında biçimden biçime dönüşüyor gibiydi.
Balkondan gördüğü ihtiyar mıydı o? Nasıl da yüreği yanmıştı ona. Ona
yapılanlara kendisine yapılmış bir saygısızlıkmış gibi üzülmüştü. Ama bakmaktan
başka hiçbir şey gelmemişti elinden. Sadece acıya boğularak, gençlerin
yaşlılara karşı insanlıktan çıkmışçasına kabalaştığını seyretmek zorunda
kalmıştı. Dünya ahlaki ve insani tüm değerlerini kaybediyordu. Artık kıyameti
çağrıştıran bir kaos vardı sanki.
Dağılan bir sis bulutunun ardından
karşısındaki sima netleşir gibi oluyordu. Dalgalanan buğunun içinde gördüğünü
sandığı yüz babasını anımsatıyordu. Muzip ve neşeli bir gülüşü vardı. Tıpkı
çocukken çarşıdan döndüğünde kendisi için getirdiği çikolatayı saklarken
yaptığı gibi… Çocuk kalbinin heyecanla çarptığı, beklenmedik sürprizlerle
şenlenen günler. Ah! Ne kadar uzak ve ne kadar yakın görünüyordu. Gittikçe
uzaklaşan bir görüntünün ardından, geçip gitmesini engellemek için yakalamak
istercesine ellerini umutsuzca uzattı. Kararan bir ruh haliyle birlikte
etrafındaki her şey farklılaşıp dönüşmeye devam ediyordu. Başı sonsuz bir
bulantının eşliğinde durmadan dönüyordu. Hem dünyadaydı hem de dünyanın dışına
doğru sürükleniyor gibiydi. Pamuk ipliği misali ruhunu sarmalayan son bir bağ
gevşiyor, zincirlerini kırıyor gibiydi. Yine de nedenini bilmediği bir hafiflik
sarıyordu bedenini. Ağırlıksız bir ortama geçiş yapmıştı sanki. Dünyadaki her
şeyin bir ağırlığı varsa kendisi neredeydi? Ya da nereye doğru sürükleniyordu?
Anlamlandıramadığı bir şeyler oluyordu. Fakat dimağı seçemiyordu olanı
biteni.
Uzaklardan
gelen ve kulaklarına dolan gürültüyü, konuşulan sözleri anlamaya çabaladı.
Fakat yabancı bir dili dinler gibi hiçbir şeyi anlayamıyordu. Biri “Kalp
krizi!” diyordu. Kimdi o? Oğlunun sesine çok benziyordu. Ama çok uzaklarda
değil miydi? Geleceğini neden kimse söylememişti ona? Ah! Yoksa yaşlı kalbine
sürpriz yapmak mı istemişlerdi? “Sizi keratalar! Anladınız değil mi? Sizi ne
kadar özlediğimi hissettiniz de geldiniz nihayet!”
Kapıdan
girer girmez koltuğa yığılmış babasının üzerine eğilmişti. Soluk alıyordu ama
çok hırıltılıydı. Çocuklar dehşet içinde kalmış gibi kalakalmışlardı.
“Gelin
yanıma yavrucaklarım! Gelin çekinmeyin!” diye seslendi ya da seslendiğini
sandı. Boğuk bir hırıltı dışında bir etki gösteremedi oysa. Oğlunun ellerini
sımsıkı tutmuştu. O sırada anne çocukların usulca başka odaya gitmelerini
istedi. Sanki dehşet verici, bir olaya tanık olmalarını istemiyormuş gibi. Onun
da rengi atmış ve zaten grimsi soluk rengi iyice sararmıştı.
“Gelin,
bırak kalsınlar dedelerinin yanında! Ne kadar özlemişim onları.” demek
istiyordu. Yoksa bir hafta önce mi demişti bunu? Belki de bir ay önceydi. Zaman
kavramı onun için yoktu artık. Her şey sonsuzluk içinde vuku buluyordu. Tüm
zamanlar bir olmuştu.
Koltuk
kenarlarında cansız sarkan ellerini uzattı. Balkondan gördüğü yardım edemediği
yaşlı yüz oğlunun suretine büründü. Merhametle eğildi. Ellerini tutup öptü.
“Baba, ben
geldim. Merak etme yanındayım.”
Yarı aralık
gözleri şefkatle bakıyordu. Daha az önce telefonda “Oğlum gelseydiniz ne iyi
olurdu. Yanımda olsanız hiçbir şey umurumda olmazdı.” Demişti. Ne kadar çabuk
yetişmişti. Hayattaki hiçbir isteği bu kadar çabuk yerine gelmemişti. İyi ki
içinden geçenleri söyleyebilmişti. Yoksa kendisini düşündüklerini biliyordu.
Yıllarca dizinin dibinde eğittiği, şefkat ve merhametle terbiye ettiği oğlu
yalnız koymamıştı onu. Hastalığın tüm insanlığı kırıp geçtiği bu zamanda işte
zor olsa da gelmişti yanına. O kadar gönülden istemişti ki Rabbi onu
kırmamıştı. Gözü açık gitmeyecekti.
Yumuşak ve merhametli dokunuşlar hissediyordu,
hafifleyen ruhuna ilaç gibi gelen. Babasının son günlerini hatırlayıvermesi çok
ilgincine gelmişti. Zihnine nereden akın ediyordu bu düşünceler bilemese de
düşünüyordu işte. O son gününde ak sakallını silip, yüzünü gül suyuyla yıkadığı
babası, köşedeki koltukta kendisine manalı bakışlarla süzüyordu. Belli belirsiz
gülüyordu. Rahatlamıştı. Babasının gülüşü merhamet doluydu, sakinleştiriciydi.
Birden
oğluna döndü bakışları. Oğlunun hüzünlü yüzünde buruk bir tebessüm vardı.
Yanaklarından süzülen yaş mıydı? İyi de kime ağlıyordu? Son bir gayretle
hırıltılı bir sesle “Torunlarım…” dedi. Oğlu anlamış gibi son isteğini yerine
getirmek için arkasını dönerken o huzurun bin bir ışığının üzerine ağdığını
hissetti. Sevdikleriyle bir aradaydı. Torunlarının her biri bir elini tuttular.
Yine içinden yüksek sesle söyler gibi “İyi ki kaçmıyorlar benden. Onları
sevdiğimi biliyorlar.” dedi. Yanındakiler hamd mırıltıları içinde şehadet
kelimesinin ayırdına varmışlardı. Aynı anda oğlunun elinden kana kana son bir
damla suyu içerken evlerinin önünden usulca akıp giden nehri seyre daldı.
“Sevdiklerim yanımdayken sonsuza kadar bu nehri seyredebilirim” diye geçirirken
içinden, artık yemyeşil ve derin bir huzur içindeydi…
Şükran HEKİMOĞLU TAŞDELEN
Yorumlar
Yorum Gönder