Ana içeriğe atla

Sahne Korkusu

  



   Sahne korkum var benim. Herkesin bakışları üzerimdeyken içim dışıma çıkmış, ulu orta yerde cıscızlak  kalmışım gibi hissediyorum. İçimdeki huzursuzluk  beklenmedik  sakarlıklara yol açar. Elim ayağıma dolanır. Mutlaka bir şeyler devirir, kırar dökerim heyecandan...

          Başkalarının aksine bende meşhur olma isteği asla baskın olmadı, bu yüzden perde arkasında olmayı tercih ederim. Fazla göze  batmayı hiç sevmiyorum fıtratım gereği. Fakat gelin görün ki, kimi zaman yaptıklarınız birilerinin gözünde önem kazandığında projeksiyon altına girmekten kaçamıyorsunuz. Sakarlığa davetiye çıkaran bir huzursuzluk elinizi ayağınızı kilitleyiverir. Gereksiz bir heyecan haddini aşarak doruğa ulaşır. Yüreğinizin ağzınızda çarptığını hissedersiniz. Panikler, ne  söyleyeceğinizi bilemezsiniz. Yine de olabildiğince sakin kalmaya ve dışarıya aksettirmemeye çalışırsınız.  Fazla ilginin yan etkilerini yaşar tökezlersiniz. Bu fazlasıyla insanî hal utandırır sizi.

          Çünkü aslında  göze çarpmamak için hep saklanmışsınızdır. Kendi kendinizi motive etmek ve bir başarıya varmış olmak, tamamen içsel potansiyeliniz, capcanlı hayalleriniz sayesinde olmuştur. Okul hayatınız ne kadar başarılı ve parlak olsa da ne hikmetse hiç yeterince  taltif edilmediğinizi hissetmişsinizdir. Büyükleriniz  siz şımarır, kibirlenirsiniz, ilgi ve iltifattan kendinizi kaybedersiniz diye, belki iyi niyetli bir terbiye ilkesi olarak sizi tebrik etme gereği bile duymazlar. Yine de yakınlarınız iyiliğiniz için bunu yapsalar da başarılarınızın gözlerinden kaçmadığı çoğunluğun hasedinin, çekememezliğinin kadrine de uğrayabilirsiniz.

          Kimsenin sizi tebrik edesi yoktur. Sevincinizle sevinmeye niyetleri de... Belki sizin yerinizde olmak istemenin yakıp kül eden kara büyü gibi saran aşırı arzusu, yok etmenin değilse bile yok saymanın sayesinde bir süreliğine yatıştırır kıskanç sineleri.

          Belli belirsiz bir farkındalıkla birileri kendilerini rahatsız hissetmesin için, siz de yarım kalan sevincinizle avunursunuz. Zoraki bir itkiyle sevincinizi saklarsınız. Bir yumru gibi oturur boğazınıza yarım kalmışlık hissi. Bir görünmezlik ağının pençesine düşersiniz sonra. Nasıl kurtulacağınızı hiçbir zaman bilemediğiniz...

          Sonra... sonrası çok daha vahim. Kendinize olan inancınızı yitirir, heyecanınız bir gül goncası gibi solar. Aslında bir hiç olduğunuzu zannetmeye başlarsınız, bir kısır döngünün korku bukağılarının yumağında debelenirsiniz. Tanrı vergisi yeteneğinizden emin olamadan yeterince iyi yazdığınızdan, ya da iyi söylediğinizden kuşku duymaya başlarsınız. Farklı bir tekdüzeliğe saplanırsınız. Herkesin kabullerinin paralelinde sıkıcı, yürek burkan bir çoraklık hissiyle, duygularınızı, hislerinizi yarım kalan heyecanlarınızı saklarsınız. Fakat o da ne?

    Karanlık dehlizlere dolan yer altı sularının binlerce katmanı arasında yol bulup sızan yer altı nehri gibi, bir çıkış bulan yaratıcılığınızın çok özel, çok öznel güzelliği bariz bir şekilde gün ışığına çıkmaya ısrarla devam eder! Artık isteseniz de saklayamazsınız, kuytulara itemezsiniz. Başarabilen herkes gibi siz de başarıyor, yapabilmenin hazzına eriyor ve lime lime edilmiş kendinize güveninizi muhteşem bir kabulle geri alıyorsunuzdur.  sonra kendinize ihanet etmekten vazgeçiyor, hayata yeni ve taze bir selam çakıyorsunuz. İçiniz neşeyle doluyor, zira artık neşe ve mutluluğunuz dışarıdan bir yerlere bağlı değil, tamamen sizden kaynaklı, sizin eseriniz... Yaptıklarınız ve başardıklarınızla başkaları değil, siz mutlu oluyorsunuz ya. Bu yetiyor size!

    Birilerine imkansız gibi gelen zor bir işi yapabilmek büyük bir lütuf. Siz beklemiyorken kapınızı çalan bir postacı gibi varlığını tekrardan ve daha derinden hissettiren varoluşunuzun biricikliği... Hayattaki rolünüzün ne olabileceğiyle ilgili ilahi bir itki... Ya da coşkun hislerin temaşası ne denebilir ki? Bazen kelimeler yetersiz kalır, içsel konuşmaların suskunluğundaki lezzet anlatılamaz, dillendirilemez ortaya serilemez. Size has bir kutlu yük gibi kalır içinizde...

         

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...