Ana içeriğe atla

Sonbaharın Renkleri


 

                                      

Herkes bilir, bizim buralara kış geç gelir, çabuk gider. Aynı zaman diliminde kara kış yaşanırken çoğu yerde, biz hala yazdan kalma demleri yaşarız. Fakat ilanihaye her şeyin sonu gelir, kış gelir çatar.

Sokaklarda belli belirsiz bir hüznün mührü gibi serilmiş sarı kırmızı yapraklar sere serpe yatarken hışırdayan yaprakların üzerinden yürümek insanı da hüznün içine çekiyor. Ne ki kara ve melankolik bir anlamda değildir bu. Belki gül yüzlü baharları da muştulayan bir olgunluk, gençlik çiğliğinin sessizce uzaklaşmasıdır.

Yağmurlu havaların insanı şair yaptığını düşünüyorum. İçimden mısralar geçiyordu. Nerede hangi kitapta okuduğumu hatırlamadığım bir dize düştü zihnime: Fani ömür biter bir uzun sonbahar olur/Yaprak çiçek ve kuş dağılır tarumar olur… Sonbahar biraz da hayatın yitmişliğini, bitmişliğini hatırlatıyor diye belki. Bilmem ki… Hiç olmadık fikirler de yağmurlu havalarda bulur beni. Sanki bir kapı kapanmış da yenisi açılmış gibi… Hüzünlü ama bir o kadar umut dolu… Sonuçta bitimli hayatın sonunda ebedi bir hayatın bizi beklediğini hissettiriyor. Sonbaharın son demleri kışa girişte bana yoğun duygular zerk ediyor. Bir an evvel sımsıcak evime gidip yağmuru pencereden izlemek için sabırsızlanıyorum. Mutlaka bir kış çayı olmalı fincanımda. Olmazsa olmazım nane-limon çayı, kapıyı çalacak hastalıklara karşı bir yeniçerinin korumasına girmiş gibi rahatlatıyor doğrusu. Ah! yağmur usulca incitmeden yağarken, karşıdaki parkın solgun yüzü ışıldamaya başlamıştır. Yağmur gümüşten ışıklar bırakmıştır dallarına çünkü. Kopkoyu yeşilin rehabilite eden rengi ruhumu okşar. Bu doğayla, yağmurla kışla hemhal olmaya ne çok ihtiyacım varmış.

Birkaç dakikalık bir tefekkür ruhumu demlendiriyor. Uzattıkça uzatasım geliyor amma velakin bekleyen işler, okunacak kitapla var sırada. Ayrıca sorumluluklarım gereği planlamam gereken dersler de cabası. Olsun. Yapılacak tüm işler bugün beklesin diyorum. Bir yarım saatçik olsun, çok değil ya. Kendime terapi gibi gördüğüm bu zaman dilimi çok şeyi değiştiriyor meğer. Başka zaman olsaydı bunu bile kendime çok görürdüm. Bencillik yapıyorum derdim. Oysa kendime haksızlık yapmışım. Durmaksızın çabalamanın, iş yükünün altında ezilmek dışında fazla bir getirisi olmadığını nice zamandan sonra anlamışım. İnsan kendini ihmal etmemeli diyorum artık.

İnsanın dinlenme vakitleri olmalı, kendini tamir edeceği, güç bileyeceği zamanları… Kış şu an bana bunu sağlamışsa kaçırmadan değerlendirmeliyim. Sonbaharın solgun renklerine veda etmeliyim. Onlara türküler yakmalıyım. Evet hafif bir müzik de eşlik etmeli bana. Kim bilir? Ne olur bilinmez ki, bir daha ne zaman bulabilirim bu asude demleri? Bir de idrak etmenin o sıra dışı farkındalığını zerrelerime kadar nakşetmeliyim. Sadece bu an var, başka yok. Nimetler ve tanınan fırsatların bilincinde olmak hakikaten farklı bir tat veriyor insana. Geçiciliğin hükmü kalmıyor o zaman. Geçiciliğini bile bile o kadar hızlı yaşıyoruz ki hayatı, asude keyifleri ıskalıyoruz gibi geliyor bana. Halbuki tadını çıkara çıkara yaşamak lazım idi, pişmanlık duyulmayacak bir hayat için.

 En iyisi ve güzeli şimdi, şu an tüm kalbimle rabbimin nasip ettiği bu tefekkür dakikalarına gark olarak teşekkür etmeliyim. Hatta dualarımda bu vakitleri arttırmasını istemeliyim. Nihayet insanım, aciz bir kul. İstemekten başka ne yapabilirim? Selam ve dua ile…

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...