Ana içeriğe atla

Şelale Misali Olmak…

 



Aşırı yorgun ve bitkin olduğumuzda genelde dinlenmeye ihtiyaç duyan varlıklarız. Bu dinlenceler esnasında ister istemez rahatlayacağımız bir ortam hayal ederiz. Benim ise öncelikle aklıma gelen muhteşem bir doğallığın içinde sonsuz yeşilliğin seyr-i sefasını sürmek Bu tabiat manzarası içinde benim için olmazsa olmazlardan biri de şarıldayarak, tabanındaki taşlara çarpa çarpa yol alan bir ırmaktır. Mütemadiyen yol alırken su sesinin tedavi eden etkisini duyar gibi olurum. Bu hem zihnimde hem bedenimde müthiş bir rahatlama ve sakinlik ortaya çıkarır. Genelde bu tür deneyimleri başkalarıyla paylaştığımda istisnasız hemen herkesin aynı fikirde olduklarına da şahit oldum. Bunun üzerine Rabbimizin biraz da tefekkür edin! emri mucibince düşününce bakın neler zuhur etti.

Neden bir fotoğrafta ya da televizyondaki bir belgeselde şelale sahneleri bizi cezbediyor? O görüntüleri bile izlerken o ortamda olmayı nasıl hayal ettiğimizi düşünün. Ah! O şelalenin dibinde oluverseydik şimdi! dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü aynen ben de böyle hissediyorum. Sonra neden şelaleleri severiz de durgun su birikintilerinden hoşlanmayız, kerih görürüz diye düşündüm. Yoo, sadece akan suyun negatif iyon kaynağı olduğundan hareketle insan bedeni üzerindeki olumlu tesiri var deyip geçemezsiniz. Eminim başka sebepleri de var bunun.

Şelaleler, o ihtişamlı akışlarıyla akarken, gümbürtüyle dökülecekleri yere dökülürken bize hayat taşıyorlar adeta. Akarsu kaynaklarının hayatın merkezi olduğu şüphe götürmez. İnsan o kaynaktan vücudunun ihtiyacı olan suyu elde eder, manzarasıyla hayal gücünü geliştirir, sesiyle adeta muazzam terapik bir süreç geçirir. Mutlu mesut bakar artık, hayatın yorucu yüzüne.  Sabrını kuşanarak yeniden bileylenerek hayatın türlü imtihanlarıyla yüzleşmeye hazır bir şekilde Su Rabbinin emrine isteyerek boyun eğerken zikrini terennüm eder. Şelale gibi özgürce akmak, zikir içinde olmak ise insana şifadır.

Durgun suyun durağanlığı ise hastalıktır. Üstelik durgun ve kokuşmuş kaynağına daha gelmeden fersah fersah öteden kokuşmuşluğuyla sizi rahatsız etmeye başlar. Bir an önce o çevreden uzaklaşmak için adeta kaçarcasına başka yöne dönersiniz. Ne suyunu içebilirsiniz ne bir yeri sulayabilirsiniz. Hiçbir hayrı yoktur size bu durgun pis suyun…

Bu kokuşmuş kaynak hiçbir yere akmadığından kokmuştur. Hastalık kaynağıdır. Nitekim sivrisineklerden geçilmez. Böylesi bir yere gelmişseniz biliyorsunuzdur, arılar yoktur mesela. Koyun keçi cinsinden hayvanat içse bile muhtemelen sonrasında hastalıkla telef olması mümkündür. Oysa akıp gitseydi hayatiyetini kazanabilirdi. Kendini yenileyebilecek bir kaynağa bağlı olsaydı… Ya da akıp gideceği bir mecra bulsaydı bu denli kokuşmazdı.

Gelelim bu düşüncelerin insan hayatındaki izdüşümüne İnsan da tıpkı su misalidir. Rabbine verdiği kulluk sözünü hatırlayıp gereğini yaptığında ilahi vahyin kaynağıyla bağını sürdürmüş olur. Bereketli ve imanlı bir hayat yaşar. Vahyin emrettiğine Aklederek, fikrederek iman eder. Zaten iman etmek akıllı kimselerin özelliğidir. “Çocuktan ve aklı olmayandan kalem kaldırılmıştır hadisini de ayrıca zikredelim burada.  Çünkü bu iki kesime teklif yoktur. Çocuk küçük olup akletme yetisine ulaşmadığı için diğeri ise akıl yetisi doğuştan olmadığı için. Rabbimiz merhamet sahibidir. Bu iki kesimden hesabı kaldırmıştır.

Gelgelelim vahyin kaynağıyla bağını koparan insana. Öncelikle Rabbini unutmuştur. İlahi vahyi yeniden terennüm etmediği için bilgileri canlılığını kaybeder pörsür. Belki robot misali birtakım ibadetleri de yapıyordur. Fakat ruhtan yoksun, şekilden ibaret kalmıştır ibadetleri. Hayatın ve toplumsal yaşamın devinimini sorgulamaz, araştırmaz. Soru sormayı, kısacası 5N1Kyı hayatından çıkarmıştır. Bu yüzden statiktir, durağandır. Düşünceleri, hiçbir yere ulaştırmayan kısır bir döngü içindedir. Zamanla fikretme yetisini kaybettiğinden taassuba düşmüştür. Kurtuluşu dini fanatizmde bulmuştur. Ona göre herkes cehennemliktir. Durgun bir su gibidir bu insan. Ne kendine ne başkasına hayrı yoktur. Rahmet olamamıştır. Esasen insanlığa söyleyecek bir sözü, ulaştıracak hayat bahşeden bir mesajı da yoktur. Kendi yağında kavrulsa belki zarar ziyanı olmayacaktı. Ancak taassubunu yaymaya başladığında ifsat etmeye başlar. Akledenleri tekfir eder mesela. Düşüncelerin farklılığından hiç hazzetmez. Birileri kendi gibi düşünmeyince kısa yoldan Cehenneme gönderir onu. Mezhep imamlarının “ümmetimin ihtilafı rahmettir!” hadisine binaen ihtilafları rahmet bilip hemen her meselede farklı içtihatlar yaptıklarını hatırlamaz nedense. Hadisteki ihtilafı tefrika diye anladığındandır kanaatimce.

Yüzyıllar ötesinde kalmış düşünürlerin düşüncelerine saplanıp kalmıştır. Günün değişen şartlarına göre dinin emirlerini anlayamamakta genç insanın beyin yakan sorularına tatminkâr cevap bulamamaktadır. Taklitçiliğin ötesine gidememekte, tahkik yani araştırmak için ise bin bahane üretir. Kafa konforu bozulmasın için yeni ve genç nesillerin beynini taassupla yoğurur, yer, bitirir. Taklidin ümmetin içine düştüğü açmazların sebeplerinden biri olduğunu ise hiç aklına getirmemektedir. Çünkü zaten böyle yaşayarak dinine hizmet ettiğini zannetmektedir. Kutsal kitabı Kur’an’da Allah’ın akletmenin zararlarıyla ilgili tek bir ayetini bile bulamazken o, akletmenin dinden sapmaya götürdüğü yargısındadır. Ona göre aklını kullanan sapık olur. Bu statik insanın “Düşünme ameliyesi illaki inkârla biter”, zannı onu gittiği yoldan milim ayırmaz. Durgun sudan bile daha korkunç facialara sebep olur bu insan bunu da akletmez.

Hâlbuki Allah’ın, Kelam-ı Kadim’inde asla “Akletmeyin, düşünmeyin kafayı yersin, düşünenler kafayı yemiştir” türünden bir uyarısı yoktur. Böyle bir anlam çıkaracağınız tek bir ayet bile yoktur.  Aksine ayetlerin tümüne baktığımızda “Hiç düşünmez misiniz? Hiç akletmez misiniz? Düşünen bir kavim için Biz böyle ayetleri apaçık açıklıyoruz!” mealinde birçok ayetle karşılaşırız. Önemle ve ısrarla vahyin kaynağıyla bağı koparmadan akletmenin, düşünmenin, tefekkür etmenin hayatiyetine işaretler vardır.  Velev ki, Rabbimiz aklını tersinden kullanıp inkârda karar kılan insanı dahi, kendi tercihiyle baş başa bırakmıştır. 

 En önemlisi de Rabbimiz, durağanlaşan ve dinamizmini kaybetmiş bir imana sahip olmuşsak eğer biz Müslümanlardan iman tazelememizi, yenilememizi bir ayette şöyle emrediyor: “Ey iman edenler! İman ediniz!” (Nisa suresi- 136) ve yine bir hadiste “İman bir elbise gibidir. La ilahe illallah demek suretiyle onu yenileyiniz.”

Bu aynı zamanda bilinç tazeleme, kuvvet ve güç bileylemedir. Akletmenin insanın yaratılış gayesi içinde en önemli mevkiyi tuttuğunu söyleyebiliriz. Akletmeyenler dinin amacını da anlamakta zorluk çekerler. Örneğin din insan içindir, fakat onlar insan din içindir kabulündedirler. İnsanı yaşatmayan bir dininin kıymet-i harbiyesi yoktur. Din adına savaşlar çıkaranların sürgit bir şiddet sarmalında insan yaşamlarını revize edenlerin bunu anlamalarının ne kadar sorunlu olduğunu yaşadığımız tecrübeler gösteriyor. Yaşanan her şey birer gösterge ancak aklını kullanamayanların bu göstergeleri doğru okumaları beklenemez.

Aklın ne büyük nimet olduğunu Hz. Ali’nin şu sözünden de anlayabiliriz. Şöyle buyuruyor o mübarek. “Akıl, insandaki hak resuldür.”  Bir peygambere ulaşamamışsa bile insan, aklıyla Rabbini bulabilir. Aya, güneşe ve yıldızlara bakıp Rabbinin bulan Hz. İbrahim misali.

Aklederek monotonlaşan, tekdüzeleşen, deforme olan hayatın yönlerini yenileyebilir, taze kan sağlayabiliriz. Düşüncelerimizi aklımızı kullanarak oluşturabilir, sorgulayarak doğruya ulaşabiliriz. Aklın membaının vahiy olduğunu unutmadan. Vahyin aydınlatan ilkelerinden sapmadan akıllı insanlar, müminler olabiliriz.

Akleden insanlar, adeta gümbür gümbür akan şelale misali hayatı taşırlar. Hem kendilerine hem de başkalarına rahmet olurlar. Akletmeyenler ise durağanlaşıp, dinamizmini kaybederek yürüyen canlı cesetlere dönüşürler. Ölülerin ise yaşayanlara söyleyecek sözleri olamaz. Kulvarlar tamamıyla farklı çünkü…

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...