Ana içeriğe atla

Ödenmiş Bedeller Makamında Birkaç Kelam…

 


Bedel ödeyenlere vefa babından…

Hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçtikçe yaşanan ve yaşatılan acıların büyük yekûn tuttuğunu görüyorum. Rabbe halis bir kul olma niyetiyle samimi yönelişlerle yolumu belirleyip bir yüce davaya (İslam’a) gönül verdikten sonra, hayatın takozları durumunda olan görünmez zulmün tacirleri, insan hakları kıyımının mucitleri işbaşına geçmişlerdi. Tuttuğum yol, dosdoğru yol olsa da yolun üzerinde bekleyen iblisin sırıtışı ile çelme takmaya hazır ve nazır bekliyor görüyordum onları.

Önce büyük fedakârlıkları göze alıp, toplumun fütursuzca cahiliyetini savunmasına kulak tıkayıp, önyargılarını hiçe sayıp, cesurca okumaya karar veriyorum. Hasbel kader ilköğretimin basamaklarını bitirme cüretinde bulunup lise dönemine girdiğimde bu kez daha çetrefilli bir dönemece gelmiş bulunuyordum. “Sen misin kendi kararlarını kendi verecek olan? Senin yerine bir başkası niye karar vermesin?  Baban, akrabaların, komşuların, ne güne duruyor? Bak ne güzel karar eylediler ve bu kadar eğitim yeter sana, fazlası başa bela” demeye başlayanların ısrarlı dayatmalarıyla baskının envai çeşidini erkenden tecrübe edinmiştim. Ancak, cesaretimi ve şevkimi kıran tüm baskıcı yaklaşımları inatçılığımla geri püskürtmüştüm. Dik kafalı olmak ve bir özge yürek taşımak gerekiyormuş göğüste. Çok şükür bu nimetlere sahiptim ve sırtımı dayadığım yüce bir makamın varlığı direncimi arttırıyordu.   

 Üniversite ilk etapta hayal gibiydiyse de biraz bastırınca o kapı da açılıveriyordu amma ve lakin daha garabet bir durumla karşılaşmıştım. “Olmaz! Yassak hemşerim!” höykürmeleri ile önüme tekrar engeller konmuş ve yolum kapatılmıştı. Artık yetişkin ve kendi kararlarımı veren biriydim. Hayatıma yön verebiliyor, doğruyu yanlıştan ayırt edebiliyordum. Nasıl giyineceğime mi karar veremeyecektim? Her konuda karar alabilme yetisine sahiptim de giyinme konusunda mı yetersizdim? O zamana değin, toplumun değer yargılarını, anne babamın hassasiyetlerini göz ardı edip bin bir çeşit eleştiri yağmuruna tutan bilumum devletin memurları, ben üniversite kapısına inatla dayanınca berikilerden daha fazla önümü tıkar oldular. “Kızlarınızı okula gönderin” ısrarlarında aslında hiç de samimi olmadıkları ortaya çıkmıştı. Yaptıkları sadece bir göz boyamaymış, halkın gözünün içine baka baka kandırmaya yeltenmekmiş meğer! İşte üniversite kapısına kadar gelmiştim ve toplumun hiçbir dayatması beni okumaktan men edememişti! Şimdi neden önüm kapatılıyordu? Hani devletimiz kızların okumasını, toplumun dayattığı çağdışı kısıtlamaları, geleneklerin yıkılmasını ve toplum baskısının kızların üzerinden  kaldırılmasını ister gibi görünüyordu?!

Halkının dini hassasiyetlerini görmezden gelip yok sayan, devletin âli menfaatleri gereği midir bilemediğim, bir yasak kumpanyası devam ediyordu. “Kızını kızanını okula gönder amma benim sana dayattığım modern kurallara göre gönder! Yoksa kızın okuyamaz, cahil kalmaya devam edersiniz! ”dayatmaları ile en nadide seremonilerini okuyorlar, binlerce yıl sürecek bir demden bahsediyorlardı. Sadistçe süren zulmün naralarını semaya haykırıyor, yeri göğü titrettiklerini varsayıyorlardı. Göz zevklerini tatmin etmeyen, kendime özgü modamı takip ettiğim bir giyimle üniversiteye gelemezmişim. Hiç kimseye değil ama bana, benim kendi özgür tercihime bu şekilde karşı konulması tüm savaşçı hislerimi ayaklandırıyor ve beni ben yapan değerlerime sımsıkı sarılmanın önemini daha iyi idrak etmeye başlıyordum. 

Her şeye rağmen azimliydim, hayallerim vardı. Amacım ve hayatımı anlamlandıran bir hedefim vardı. Kimseye minnet etmeden okuyacak, en sevdiğim mesleği elime alacak ve nesiller yetiştirecektim. İnsan yetiştirmenin mucizevî tadıyla yaşamım taçlanacaktı. Öğrencilerimle geçireceğim uzun yılları hayal ediyordum. Onlara kazandıracağım tüm doğru, güzel ve iyi davranışların, onlar üzerinde ışıltıyla oturan gerçeküstü bir elbise gibi ışıldayacağını, bileklerine som altından bir bilezik takarken, emeğimi takdir eden sevgi ve saygı dolu gözlerin parlamasını arzu ediyordum. Rüyalarımı süsleyen, geleceğin pırlanta çocuk ve gençlerinin elimden geçeceğini düşlüyordum. Manevi doyumun en alasına, mesleğimi en özel, en olgun, en fedakârane özverimle ulaşacaktım. Maddi kazanım çok alt sıralarda geliyordu benim için. Hatta çoğu zaman yok mesabesindeydi. Yürek dolusu bir itminana ulaştıktan sonra para pul çok da önem arz etmiyordu. İdeallerim gözlerimi kamaştırıyordu. Hayatın en aşılmaz zorluklarını göze aldıran, delişmen bir gözü karalığa kapılmıştım! Her şeye rağmen basireti kapanmayan insanların varlığı ve anlamsız yasakları az biraz gevşetmelerinin sonucunda üniversiteyi sağ selamet bitirmiş ve göreve başlamıştım! İnanılmayacak engeller atlatmıştım. Tüm yasakların gelip dayandığı raddede ilahi bir teveccühe mazhar olmuştum! Artık özlemini çektiğim öğrencilerime kavuşabilir, onları hayata hazırlayabilirdim.

En önemli badireleri atlattığımı sanıyordum. Lakin çekilecek çilem, dökülecek gözyaşım ve ödeyeceğim bedellerim varmış. Suçum günahım neydi? Kimlerin kovanına çomak sokmuştum? Kimin ekmeğini elinden almıştım? Kime zulmetmiştim? Hiç kimseye!!! Bir karıncayı bile incitmemiştim ki, bir başkasının hakkına göz dikeyim. Ya da zulmü bunca dışlarken zulme payanda olayım! Suçum neydi? Neden bu muameleyi bana reva görmüşlerdi devletlû büyüklerim? Bu cevapsız, göklerde asılı, akim kalan bir soruydu. Yılların emeğini, yoksunlukla, bin bir mücadeleyle, dişimle tırnağımla giriştiğim ve sonunda başarıyla çıktığım bir savaştan yenilgiye uğratılarak çıkarılmam hesaplanıyormuş. Hayatımın hüsranını en acı, en zalimane uygulamalarla yaşatacaklarmış. Haksızlığın, dışlanmışlığın ten acıtan, yürek yakan zulmü tattırılacakmış. Kezzabı yudum yudum içmem istenecekti! Bunu yaparken de en çok iftiraya uğrayan, en çok hakları gasp edilen ben, bir de suçlu bulunacaktım. En kanunsuz dayatmalar meşrulaştırılacak ve kendi elimle boynuma giyotini indirmem istenecekti. İstifa etmeye zorlanıyordum, ikna gruplarının teftişlerine maruz kalıyordum.

Kimse için değil sadece benim için durmadan teftişe gelen müfettişler, ruhumu daraltıyor, nefes almamı güçleştiriyordu. Sağlıklı bir bünyeye sahip olmama rağmen psikolojik baskının her çeşidine müfettişler sayesinde maruz kaldığım için yavaş yavaş sağlığımı yitiriyordum. Ruhen bezgin, yaşama sevinci kalmamış biriydim artık. Bir tek öğrencilerime içim yanıyordu. Nereye kadar süreceğini bilmediğim bu süreçte haklarını gasp etmekten, onlara yeterince faydalı olamamaktan korkuyordum. Bunun müsebbibi ben değildim. Bundan, beni gözetim altında tutup, ne edip edip meslekten ihraç etmeyi aklına koymuş sistemin kraldan çok kralcı, teftişleriyle soluk aldırmayan müfettişleriydi sorumlu olan.

Yine de her yeni gün, hiç bir şey olmamış gibi karşılarına çıkıyor ve bir daha elime geçmeyecek olduğunu bildiğim bir nimete bakar gibi onlara şevkle ders anlatıyor, halleriyle ilgileniyor, aileleriyle görüşüyordum. Tek tek ilgileniyor, bir daha kavuşamayacak şekilde onlardan ayrılacağımı hissettiğimden yüreğime kıymıklar batar gibi acıyla kıvranıyordum.  Gelen tüm müfettişler ne sınıfımdan ne de öğrencilerimin gelişimine dair her hangi bir eksiklik bulamıyorlardı. Mesleki açıdan hiçbir kusurum yoktu ortada.  Ne ki hâlâ suçluydum nazarlarında. Başörtülüyüm ya, ağzımla kuş tutsam yaranamayacaktım onlara. Sistem ben ve ben gibileri çoktan silmişti âl-i makamlarında…  Çalışma hakkımız yok sayılıyordu, o halde yaşam hakkımız da yoktu. Yokluğa, hiçliğe, sefalete mahkûm ediliyorduk.

Müfettişlerin teftişleri beni aşağılıyor, dışlıyor ve yok sayıyordu. Hakaretlerine maruz kalıyor, boğazıma tıkanmış yumrularla onlara katlanıyordum. Hiçbir savunmam geçerli kabul edilmiyordu. Devlet sağır sultandı benim için… Sesimi duyuracak, mağduriyetimi giderecek hiçbir kurum, kuruluş ve devlet aygıtına ulaşamıyordum. Maddi ve manevi açıdan diri diri gömülüyordum adeta. 

            İnsanın hak etmediği bir muameleye maruz kalması kadar zor gelen hiçbir şey yoktur. Mesleğimi hakkıyla yerine getiremiyor olsaydım, öğrencilerime faydalı olamasaydım, hiç gam yemezdim. “Hak ettiysem varsın böyle olsun” der geçerdim ben de olup bitenlere. Bu zulmü nasıl hak etmiştim bilemiyorum? Mesleğimi icraya, çalışıp maişetimi kazanmaya en çok ihtiyaç duyduğum zamanda, kimselere muhtaç olmayan bir demdeyken, üretip yetiştiren, arttırıp eksiltmeyen biriyken, neredeyse açlığa, insanlara el açmaya mahkûm edilmiştim. Eşim askerde, birkaç aylık kızımla yalnızdım. Bir başıma mücadele ediyor, kimseye el açmamak için çabalıyordum.

Ailemden bana maddi destekte bulunabilecek hiç kimse yoktu. Olanlar da çağın egoizminden pay almışların kayıtsızlığıyla yaklaşıyorlardı çektiğim çilelere. “Canım ne var yani, herkes gibi yap sen de. Aç başını çalış. Bu zamanda kim kime yardım eder? Başörtülü çalışmak için diretmek de ne oluyor? Aptallık!” diyerek akıllarınca nadide nasihatlerde bulunuyorlardı. Asıl düzen bozucular, hak gasp edenler, özgürlük karşıtı iman ve izan yoksunları ise boş durmamışlardı. Hakkımdaki soruşturmalar hızla sonuçlanmıştı. En çok çalışmaya ihtiyacım olduğu zamanda, onurumla çalışabiliyorken, beş parasız ortada bırakıldım. Kanunların açıklarından faydalanıp kanunsuzca meslekten ihraç kararını sabitleştirmişlerdi.  Öğrencilerimden zorla ayırmışlardı. Üstüne üstlük “Görev mahallinin huzur ve sükûnunu bozmak” diye bir kayıt geçmemişler miydi? İşte bu ibare tam anlamıyla yüreğime oturmuştu!

 Ben miydim huzuru bozan? Ne yapmıştım ki huzuru bozmuştum?! Oysaki iş yerinin huzurunu, düzenini bozan onlarca insana rast geliyordum. Öğrencisini itip kakan mı deseniz, mesai saatlerinde okul yönetimini arkasına alıp izinsiz, sevksiz dışarılarda ikinci iş sürenler mi, bağ bahçe sahibi ağalardan olup, yılın yarısından çoğunu köyünde tarlasında geçirip öğrenciyi başıboşluğa itenler mi deseniz.  Psikolojik rahatsızlığından dolayı öğrenciye öğretmene saldıranlar mı, modern takılma diyebileceğimiz ahlaksız ilişkileri sürdürenler mi, yarı çıplak okula gelip yetişme çağındaki çocukların gençlerin dikkatini zamansız ve gereksiz konulara çekenler mi deseniz… Daha sayamayacağım kadar çok düzen bozan insanın hiç biri ortalarda görünmüyor, bir tek ben projektör altında tutuluyordum! Dünyadaki tüm suçların kökü kazınmış da bir tek benim gibi inananların suçu sabitti!

Saydığım hiçbir huzursuzluğun sebebi de değildim, sorumlusu da. Ama yine de suçluydum bazı nazarlarda. Bunların hiç birini irtikâp etmesem de, inancım tüm bunları reddedip en onurlu, şerefli, ahlaklı yaşamı hedeflese de, inancım mahkûm edilmişti yargısız infazla… Ben de öyle… Yargılanma hakkını bile çok gördüler. İş bitirici, ön yargılı ve adaletten yoksun mahkemelerde hiç söz hakkı verilmeden mahkûm edildim, ben ve benim gibi inançlı kadınlar… Evlerimizde zorla oturtulduk. En verimli olacağımız çağda bizi üretkenlikten, insan yetiştirmekten, besleyip büyüteceğimiz nesillerin eğitiminden aldılar. Belki birçok kişiye nazaran daha özverili, daha fedakâr daha verimli çalışabilecekken, şevkimizi, yaşama sevincimizi söndürdüler. Bilemediler, karanlığa mahkûm nesilleri pıtırak gibi bitireceklerini… İmanla aydınlanmamış gönüllere ne ekseniz de gürleşemeyeceğini bilemediler. Yüzlerce yıl geriye taşıdılar ülkeyi, çağ atlattırdıklarını haykıra haykıra… Haykırmakla olmuyordu lakin. Kanıt gerekirdi iddiayı somutlaştırmaya…

En katmerli zulümleri yaparken, imanlı insanları yok yere yokluğa mahkûm ederken çağ atlanır mıymış? Örtülü çalışmak isteyen kadınların, en verimli çağlarında pırıl pırıl nesilleri aydınlık ufuklara taşımaları varken evde oturmaya zorlamanın neresi çağ atlamaktı? Geriye dönüşün, çağın dudaklarını uçuklatan eğreti görüntüsünün çarpıklığını fark etmeden, nakaratlarını tekrarlaya durdular, ancak kendilerini aldatır olduklarını da göremiyorlardı çağdaş yobazlar, yasakların mucitleri.

 İnsan haklarını sadece kendilerine has sanan insaf yoksunu garabet yasakçılar, baskı, zulüm ve işkenceyle ne elde ettiler? Kayıptan, düşünce sefaletinden, dar görüşlülükten, basmakalıplıktan başka neye yaradı yasaklar? Hiç… Koskoca bir hiç! Özgürlük, özgünlük, kendine güven ortamı var olmadı. Sadece baskı, baskı, baskı… Ve ne hikmetse hep birilerinden bedel ödemesi beklendi. Asıl suçlular olan ve bunca acıyı yaşatan, en insani haklardan soyutlayanlar, yasakların mucitleri, özgürlük karşıtları, başkasına zerre miktar hayat hakkı tanımayanlar hiç sorgulanmadı, hesaba çekilmediler. Hep masumlardan, suçsuzken suçlu görülen bizlerden bedel ödememiz istendi. 

Çektiğimiz acılar, ödediğimiz bedeller makes bulacak mı bir gün yüreklerde? Ya uğradığımız zarar ziyanın nasıl tazmin edilmesi düşünülür acaba? Kayıpları, kazanca dönüştürmenin sihirli bir yolunu bulacaklar mı devletlû büyüklerimiz? Yoksa hep yasaklarla yaşamayı, pardon boğulmayı mı kendimize reva göreceğiz? Özgürlüğü, hakşinaslığı hak etmiyor mu bu halkın çocukları? Bizim çağ atlayan süper ülkelerin insanlarından neyimiz eksik? Yüreğimizde iman, bileğimizde güç, ufkumuzda en anlamlı hedefler varken nedir eksik olan bu ülkede? Belki, peşinen bedel ödemişlere gösterilmesinde geç kalınmış vefa… Ve insani tüm haklarımızın kayıtsız şartsız iadesi…

Bir daha aynı çözümsüzlüklere, zulümlere, hak gasıplarına uğratılmayacağımız yepyeni bir sistemi düşlüyor, bir nebze umut doluyorum. Ancak bozuk düzeni sürdürmeye kararlı zevatla aynı kararlılığı gösterecek cesaret timsali özgür ruhlu, cesur yürekli insanlara ihtiyacımız olduğu kesin. Bedellerin ödenmiş olduğu, yeni nesillere de ödetilmeyeceğinden emin olunan bir hukuka sahip olmadan bir yere varmış olmayacağız.

Ben yine de ümitliyim. Zira inancım bana, ümitsizliğin imansız olmakla eş anlamlı olduğunu öğretti. Belki sırf dini inancıma bağlı olduğum ve gereklerini yerine getirdiğim için çeşitli mahfillerce hep suçlu görüleceğim. Olsun, bu demlerin de gelip geçeceğinin ve belki tarihe kara sayfalar olarak geçecek bu zamanların, bedel ödeyen özge insanlarından olduğum için asla kaybetmiş sayılmayacağım. Her zaman, her şeye şahit olan bir yüce makamın varlığından emin olan yüreğim mutmain…

Ne ki gelecek nesillerimizin de bizlerin çektiği çileleri çekip bedellerini haksızca ödetilmemesi adına işte buradayım ve mağdur edildiğimi deklare ediyorum. Sesime ses veren, ben ve benim gibilerin haksızlığa uğratıldığına şahit olan her vicdan ve izan sahibini de burada yanımda istiyorum. Kendim için mücadele etmekten vazgeçebilirim belki, ama çocuklarım ve çocuklarımız için mücadele etmeye devam etmem için hâlâ birçok sebep var.

Adalet ise herkes için adalet. Sadece kendilerine değil kendilerinden olmayana da adaleti ve hayat hakkını verecek insanlık timsali insanların varlığına inanmak istiyorum. Dışlanmaktan, hor görülmekten, haksızlığa uğratılmaktan, görmezden gelinmekten yoruldum. İnsanca yaşamanın bin bir yolu var. En güzeline de talip olduğumu düşünüyorum. Fakat yine de benim gibi inanmayana da, yaşamayana da bir kastım yok. O zaman bana da kast edilmesin. Haklarım gasp edilmesin. Emeğim hiç edilmesin. Umutlarım, hayallerim yerle yeksan edilmesin. İçimdeki yaşama coşkusu söndürülmesin. Yarınlarım karartılmasın artık. Karartılmasın…

Not: Bu yazı Eğitim Bir-Sen’in Karanlık Dönemler ve Ödenmiş Bedeller adlı kitap serisinin üçüncü cildinde yayınlanmıştır.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

KURŞUN SESLERİNDEN YANKILAR

       Benim adım Yemame. Beni her gün ekranlardan izliyorsunuz, ama tanımıyorsunuz. Bugün, yıkıntıların arasında yürürken annemin kucağını aradım. Ama annem yoktu… Yalnızca soğuk taşlar ve yıkılmış duvarlar vardı. Her adımımda ayaklarım, molozların arasında sıkıştı, taşlara takıldı. Defalarca düştüm, kalktım, yürüdüm. Nereye gideceğimi bilemeden... Gökyüzü patlayan bombalarla delik deşik, rüzgâr bile korkuyu taşıyordu.      Yiyecek bir şeyler bulmak için arandım… Taştan da sert bir parça ekmek buldum, elimde tuttuğumda ellerim kanadı. Toza bulanmıştı. Ama başka çarem yoktu, onu yemek zorundaydım. Başka çocuklar gibi ben de açım. Susadım… ama su yok. Sadece gökyüzüne bakıp umut etmeyi öğrenmiştim. Kupkuru dudaklarım, duaya durmuş, titriyor...      Babam, dün bombalamalarda yaralananlara yardım etmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha gelmedi. Komşularımızın anlattığına göre bir dron saldırısında bombalandı… Onlar babamı aldı benden....

BAŞARMANIN SUÇLULUĞU

       İnsan doğasının, başarıyı kutlamak yerine kıskançlık ve küçümsemeyle karşılama eğilimi maalesef yaygındır. Bu durum ise başarılı olan insanda çok ilginç bir halet-i ruhiyeye sebep oluyor. Buna başarmanın suçluluğu (Survivor's Guilt/Success Guilt) deniyor. Peki, başarılı olmuş bir insanda başarmanın suçluluğu hissi neden ortaya çıkar?      Bir kişi başarılı olduğunda, içgüdüsel olarak takdir ve onay bekler. Ancak bu onay gelmediğinde( ki çoğu zaman gelmeyebilir) veya olumsuz tepkilerle karşılaştığında, zihin bunu bir tür tehlike veya dışlanma sinyali olarak algılayabilir.      Bir şeyleri başarmış insanda başarmanın suçluluğu denilen durum, genellikle şu nedenlerle oluşur:      Başarılı olan kişi, toplumsal bir baskı ve kıskançlıkla karşılaşabilir. Çevresindekilerin (aile, arkadaşlar, meslektaşlar) kıskançlık, eleştiri veya mesafeli davranışları ile karşılaşır. Bu durum, kişinin bilinçaltında "başarıl...

KIRGIN BİR HAYKIRIŞ

  Biliyor musunuz, bugün tanınmaz hale gelmiş sokaklarda yürüdüm yine, bir hayalet, bir canlı cenaze misali... Ayaklarım sivri cam parçalarıyla parçalandı, kanadı. Her bastığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi un ufak olan tozlara dönüştü. Her adımda korkum biraz daha arttı. Annemi aradım ama bulamadım. Ablama seslendim, kimse ses vermedi sesime. Sadece yıkılmış duvarlar, yerle bir olmuş evler, harabeye dönmüş bir şehir vardı. Bir ses var mı diye kulağımı açtım… ama sadece patlayan bombaların yankısı vardı. Kalbim hızla atıyor, aklım deli gibi “Ya bir bomba daha düşerse?” diye soruyordu. İçimde hayatın nüvesi bir kırık umut var... Açlıktan başım dönüyordu, ağzıma sert de olsa bir şeyler koymalıydım. Sırtıma yapışan midemi bir şeyle susturmalıydım. Kum tadı vardı, bulduğum taş gibi ekmek parçasında. Yutkunmak azap gibiydi. Susuzluk boğazımı yakıyordu. Babam… Dün ekmek bulabilmek için dışarı çıkmıştı. Bir daha dönmedi. Gözüm her bir köşe başına onu görür diye bakı...